Page 7 of 7

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 08 Jan 2026, 17:26
by GM - Veil
Synapse: Breacher’ın suratı bir anda geriliyor. Kaşları çatılıyor, sesi öfke ve şaşkınlık arasında gidip geliyor. "Sen ne saçmalıyorsun be kadın!? Kendin istemedin mi?" O an beklediğin fırsatı yakalıyorsun. Dizini kaldırıyorsun ve tüm gücüyle adamın henüz dışarı çıkarmamış olduğu malına geçiriyorsun. Bir "AHHHHHHHHHANANISKİM!" yankılanıyor daracık sokakta. Breacher iki büklüm oluyor, gözleri kararıyor, nefes almakta zorlanıyor. Sen ise tek hamlede kayıp bir hayalet gibi arkasından sıyrılıyorsun. Yeşil ışık adamın vücudunu sarmaya başlıyor, parmak uçlarından çıkan enerji titreşiyor. Bir anda tamamen saydamlaşıyor, adeta havayla bir oluyor. Tam o sırada ara sokağın ucundan Robbie’nin sesi yankılanıyor. "ABLA! GELSENE YAV NAPIYON ORADA!?"

Sokağın ucuna geldiğinde, tam bir kaosun içine giriyorsun. Barın ön cephesi harabeye dönmüş. Duvarlar patlamış, tabelalar alev almış. John, ortasında adeta bir yıldırım fırtınası gibi duruyor, kollarından şimşekler fırlıyor, yere her bastığında kıvılcımlar sıçrıyor. Elektrik dalgalarıyla Meksikalı tetikçileri birer birer yere seriyor. Robbie arkasında, sesini toplamak için derin nefes alıyor, sonra bir çığlık patlatıyor, ses dalgası çevredeki düşmanları metrelerce uzağa savuruyor. Cole barın enkazından silah ararken, Elizabeth içeriden çıkan bir adamı tek kurşunla indiriyor. Sen tüm bunları izlerken, barın ön kapısı bir patlamayla içeri doğru çöküyor. Alevlerin arasından James çıkıyor. Üstü başı kül, yüzü öfke dolu. Gözleri seni bulur bulmaz yumruklarını sıkarak yaklaşıyor. "Ya kızım nereye kayboldun sen?!"

Sen tam cevap verecekken, ikinizin de gözleri bir noktaya takılıyor. Ufuktan hızla yaklaşan bir şey var, mermiden hızlı, ama insan kadar biçimli. Havadaki sesi bir ıslık gibi, rüzgarı yararak geliyor. James refleksle silahını kaldırıyor. Sen ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Yaklaşıyor. Çarpacak gibi. Ve o an, sahne donuyor. Bir anda her şey susuyor. Gözleriniz aynı noktada kilitleniyor.

Bir şey geliyor.

V: Rüzgar göğsünü parçalıyor, damarlarında dolaşan güç damarlarını aydınlatan kızıl bir şimşek gibi titreşiyor. Her adımında yer sarsılıyor, asfalt ayaklarının altında eriyor, şehir nefesini tutuyor. Kalbin bir motor gibi atıyor, her vuruşta biraz daha hızlanıyor. Gökyüzü, fırtınanın kırmızı parıltısıyla yarılıyor. Neon ışıklar arkada bir iz gibi kalıyor, binalar çizgilere dönüşüyor. Artık yürümüyorsun, artık koşmuyorsun. Akıyorsun. Bir nehir gibi, bir kasırga gibi, tanrısal bir iradenin yönlendirdiği bir yıldırım gibi. Şehrin merkezine ulaştığında zaman bükülüyor, arabalar duruyor, sirenlerin sesi uzuyor. İnsanüstü bir hızla, Wild Panda’nın önüne varıyorsun. Fren yapmıyorsun, yalnızca durduğun anda hava yerle bir oluyor.

Barın önündeki sahne, bir savaş meydanı. John, avuçlarından kıvılcımlar saçarak bir grup Meksikalıyı geri püskürtüyor. Robbie ve tanımadığın bir velet yıkıntılar arasında mevzi almış, Elizabeth uzaktan keskin nişancı ateşiyle onları koruyor. Tanımadığın bazı yüzler barın önünde dumanın içinden çıkıyor, elinde silah, yüzünde hiddet. Ve bütün o kaosun ortasında, Hazel ve James. Hepsi, o anda durup sana bakıyor. Oysa nefes bile almak zor.

John, kanlar içindeki gömleğini sıyırıp gülmeye çalışıyor. "Hop patron! Şehri falan terk edeceğiz bu gidişle!" diye bağırıyor, ama sesi gökyüzündeki gürültüye karışıyor. Çünkü o anda, gök delinmiş gibi bir ses geliyor. Yukarıdan dev bir helikopter alçalıyor, rotor sesleri yeri titretiyor, hava basınçla bükülüyor. Gövdesinde Amerikan bayrağı, yan tarafında beyaz harflerle yazılmış "U.S. ARMY". İlk ipler aşağı iniyor. Siyah zırhlı askerler birer birer kayarak yere iniyor, pozisyon alıyor. Yalnızca birkaç saniye içinde, barın önündeki Meksikalılarla Amerikan askerleri arasında cehennem patlıyor. Kurşun sesleri, patlamalar, çığlıklar birbirine karışıyor.

Robbie bir masanın arkasına atlıyor. Cole küfrediyor. Elizabeth geri çekilmeye çalışıyor. John’un enerjisi titriyor, gücünü kontrol etmekte zorlanıyor. Her şey birbirine karışıyor. Kaos, kan, duman, patlama. Ve o anda John, sesini zorlukla duyuruyor. "Patron, ne yapacağız?!" Dönüp tek tek bakıyorsun. Hazel’in gözleri sana kilitli. James, silahını sıkarak senden emir bekliyor. John, nefes nefese, elektrikle parlayan gözlerle kararsız. Herkesin kaderi, o anda senin dudaklarından çıkacak tek emre bağlı. Dünya, bir anlığına sessizleşiyor. Helikopterin gölgesi üzerinizde.

Bir karar.

Bir tanrının kararı.

Her şey o komutla şekillenecek.


Offtopic: Kurgu gidişatından ötürü yazma sırası V -> Synapse şekilnde olacaktır.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 10 Jan 2026, 03:32
by V
Güç, kalbimden bacaklarıma doğru iniyorken, adımlarımın hızını fark etmemiştim. Öyle koşturuyordum ki, zaman bile bana yetişemiyor gibi hissediyordum. Etrafımdaki her şey donmuş, zaman bile bana yenik düşmüş, bense her şeyin zirvesinde biri olarak koşturuyordum. Hatta buna koşturmak bile denemezdi, ayrı bir dilim içerisinde geçip gidiyordum hayatın akışında. Tanrı olmak, böyle bir şeydi işte, her şeyden farklı, her şeyden bağımsız ve özgür. Bu hissiyatı tatmaya bayılıyordum. Ne kadar uzun zamandır tatmadığımı hatırladıkça, bu Meksikalı piçlere bazen teşekkür ediyordum. Beni böylesine öfkelendirdiğiniz ve sizi yargılamamı istediğiniz için, hepinize teşekkür ederim. Bu teşekkürü size borçluyum ve borcumu hepinizin canını alarak ödeyeceğim. Sizlerin son nefesini alan tanrı olmak, benim için bir onur olacak.

Wild Panda, bir savaş alanına dönmüştü. John, Meksikalıları geri püskürtmeye çalışıyor, Robbie ve tanımadığım bir çocuk yıkıntılar arasında duruyordu. Elizabeth onları korumaya çalışırken, tanımadığım bazı yüzler barın önünde dumanın içinden çıkıyordu. Ellerinde silah, yüzlerinde hiddet vardı. Hazel ve James, tüm bu kaosun içerisinde duruyordu. Hepsi bana bakıyordu, ama bu sırada sesi çıkan kişi John oluyordu. Dediği şeye cevap veremden, gökyüzünde görünmeye başlayan dev helikoptere gözlerimi dikmiştim. Amerikan ordusu bu savaşa katılmaya ve sonlandırmaya karar vermişti anlaşılan. İpler aşağıya doğru iniyor, siyah zırhlı askerler birer birer kaymaya başlıyordu. Onlarla bir derdimiz yoktu, ancak Meksikalıları katletmeyi onlara bırakmayacaktım. Meksikalılar ve Amerikan askerleri arasında savaş kızışmıştı ve bizim bir şeyler yapmamız gerekiyordu. John, gücünü kontrol etmekte zorlanıyordu, belli ki yorulmuştu.

Sağ kolumu havaya kaldırmış, işaret parmağımı işe gökyüzüne dikmiştim. Mor enerji, bacaklarımdan işaret parmağıma doğru ilerleyip, bir kılıç şeklini yavaşça almaya başlarken, tüm nefesimi ciğerlerime doldurup, yeri göğü inletecek bir şekilde bağırmaya başladım. “BÜTÜN MEKSİKALILAR ÖLECEK! AMERİKAN ORDUSUNA YARDIM EDİN! YORGUN OLANLAR, GERİ ÇEKİLİN! SAVAŞAMAYACAK OLANLAR, BİRBİRLERİNİ KOLLASIN VE YARDIM ETSİN! ÖNCELİĞİNİZ, KENDİNİZİ VE YANINIZDAKİNİ KORUMAK, SONRASINDA İSE BU MEKSİKALILARI ÖLDÜRMEKTİR!” Emri verdikten sonra, elimde oluşan simsiyah enerjimden oluşan kılıcımla birlikte ileriye doğru atıldım. Meksikalıların her birini katletmeye hazırdım, son nefeslerini benim elimde vereceklerdi. Hepsine, benim dostlarımın canına kast etmeye çalışmanın cezasını verecektim.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 11 Jan 2026, 11:00
by Synapse
Hayalet daddy doğal olarak sen istemedin mi yeaa triplerine girmişti. Yani haklıydı da. Hazel kendisi istemişti. Ama bu daha çok tahrik edip heyecanlandırma amaçlıydı. Bombalar patlarken oturup sevişelim anlamında değildi. Flört edecekse ona kendisi gibi yanıt vermeliydi. Çok ruhsuz ve soğuk olduğundan bir de mankafa olduğundan Hazel'ınki yeterince kalkmamıştı. Bu yüzden münasip yerine tekmeyi koyduğu gibi uça uça kaçtı ortamdan. Hayalet daddy acı içinde kıvranırken geri dönüp bir öpücük gönderdi ona. "Annem göster ama elletme dedi bana aşkitom. Tekrar yakalarsan belki bi' daha düşünürüm muhahaha~" Hazel kaçarken yakışıklı daddynin de bedeni yine yeşil yeşil Hulk gibi yanmaya başlamıştı.

Sokağın öbür ucundan ona haykıran Robbie'nin sesini duyunca fırtınadan kaçan kedi gibi uça uça onun yanına koştu. Bardan geriye bir enkaz kalmıştı resmen. Ortalık savaş alanından halliceydi. John havalı havalı bir şeyler yapıyordu yıldırımlar çıkararak. Meksikalı kızartmasına devam ediyordu. Robbie de sesini kullanarak patates ediyordu senoritaları. Elizabeth silahıyla çatır çutur ateş ederken Cole da kendine silah arıyordu. Alevlerin arasından terminatör gibi James çıkmıştı. Elinde tam otomatik bir silah vardı. Çok öfkeli bakıyordu, yüzü alevden islenmişti. Offff çok seksi görünüyordu. "Seni yala yala bitiremem var ya bir içim susun sen." Sonra James'in Robbie'ninkine benzer isyanını işitti. "Hep neredeydin Hazel ne yapıyordun Hazel. Ama hiç başına ne geldi Hazel, sikiyorlar mıydı seni Hazel yok. Neyse sarışın yakışıklı böyle hayalet gibi ama yeşil parlayan bir tanrı görürseniz ona seks borcum yok, kendi kazanmak zorunda. İletirsiniz."

Ufuktan mermi gibi üstlerine gelen bir şeyi fark edince laflarını bitiremedi bile. Yoksa bir ton daha laf hazırlamıştı söyleyeceği. O kadar hızlı geliyordu ki yanlarında bitene kadar ne olduğunu anlamamıştı Hazel. "PATROOOAAAANNNNNNN! BENİ SİKECEKLERDİİİİİİ!!" Hazel tam kendini patroncuğunun kollarına atacaktı ki gökyüzünü helikopter sesleri doldurdu bir anda. Sonra da Amerikan ordusunun tam teçhizatlı askerleri iplerle aşağıya inmeye başladılar. Hazel ne bok yiyeceğiz bakışlarını patrona dikmişken patron gaza gelip Meksikalılara ölüm diye haykırmıştı. Mantıklıydı. Muhtemelen ordunun onlarla bir işi yoktu. Esas tehlikeli olan o azılı kartellerdi. Zaten memelerini gördükleri için ölmeleri makul olurdu. O sahnenin üstüne bir şey bir daha ömür boyu göremeyeceklerdi. Hayal kırıklığı dolu bir ömürdense o memelerin görüntüsüyle ölmek daha güzeldi. "Şşşş sen kavruk adam!" Hazel kendini hazırlayarak Meksikalılardan birine Bio-Hack yapacak ve onu kontrol ederek diğer Meksikalılara saldıracaktı.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 12 Jan 2026, 12:32
by GM - Veil
Gökyüzünden inen iplerin yankısı hala havada asılıyken, Vincent’ın sesi savaşın kalbine iniyor. Bu emir, yıkıntılar arasındaki herkesin damarlarında yankılanıyor. Robbie bir çığlık atıyor, öyle bir çığlık ki, havadaki kurşunlar yön değiştiriyor, yankı dalgaları düşmanların kulak zarlarını parçalıyor. Cole’un bedeni çatırdayarak büyüyor, kasları taşa dönüşüyor, derisi granit gibi sertleşiyor. Devasa bir gövdeyle yer sarsılarak ileri atılıyor. Yumruğu indiğinde, dört Meksikalı aynı anda havalanıyor. John kollarını iki yana açıyor, elektrik damarlarından kıvılcımlar gibi fışkırıyor. Bir yıldırım bulutu yaratıyor, gökyüzüyle birleşiyor; her parlayışında bir düşman alev alıyor. James, sakin ve ölümcül, yıkılmış barın pervazına yaslanmış, silahını öfke ve sabırla aynı anda ateşliyor. Her mermi bir hedef buluyor, her düşen bedenin arkasında James’in gözleri var. Elizabeth, çevresini kontrol ederken, tam bir asker gibi sessizce ateş ediyor, Hazel’ın yanında durarak koruma sağlıyor.

Hazel ise yüzünde o tanıdık, çılgın sırıtmayla bir Meksikalı tetikçiye odaklanıyor. Gözbebekleri parlıyor, parmak uçlarından görünmez bir dalga yayılıyor. Adamın beyni aniden sarsılıyor, Bio-Hack devrede. Meksikalı, kendi silahını arkadaşlarına doğrultuyor ve çığlıklar içinde ateş açıyor. "Vamos al infierno!" diye bağırırken bile artık kendi iradesi yok. Hazel kahkaha atıyor. Yerdeki kanlar, barın duvarındaki çatlaklardan süzülüyor. Gökyüzü yanıyor. Amerikan helikopterleri tepede dönüyor, duman, çığlık, kurşun... Tanrının adı bir kez daha yankılanıyor, V.

6 Saat Sonra
Sabahın ilk ışıkları şehri griye boyuyor. Savaş bitmiş. Ortada yanan araçlar, devrilmiş çitler, kırılmış camlar var. Ambulanslar yan yana dizilmiş. Sirenler artık çığlık atmıyor, yalnızca mavi kırmızı bir huzme gibi yanıp sönüyor. John ellerini sargılara aldırıyor, parmak uçları hala elektrikle yanıyor. Dişlerini sıkarken gülmeye çalışıyor. Cole dev formundan geri dönmüş, yırtılmış pantolonunu çekiştirerek V’nin yanına geliyor. "Efenim, sizin için de okeyse size katılmak isterim." diyor, gülümserken dişlerinde hala toz var. "Peşimde olan arkadaşları biraz pataklarsınız diye düşünmüştüm ama siz direkt yok etmeyi seçtiniz. Bundan sonra yapabileceğim en iyi şey, yoluma sizinle devam etmek olur." Robbie, burnunun kenarını silip yanlarına geliyor. "Salak salak hareketler yapmayacaksın ama. Rezil etme beni patrona." diye söyleniyor.

Cole dönüp omuz silkerek yanıtlıyor. "Ya sen neden bulunduğun her ortamda bir çizme yalama havalarındasın, birader?" Robbie ise "Sus la!" diyor. İkili yine itişip kakışırken James sessizce Hazel'ın yanına geliyor. Cigara yakıyor, gözlerini kalabalıktan ayırmadan konuşuyor. "Ya batacağız, ya da daha kötüsü olacak. Hazır mısın?" Barın önünde V sessizce duruyor. Rüzgar, enkazın içinden geçen ince bir melodi gibi uğulduyor. O sırada bir araba yanaşıyor. Kapısı açılıyor. Takım elbiseli bir adam, göğsünde ABD amblemiyle yaklaşıyor. Elini uzatıyor, sesi tok ve soğuk.

"Hoffman. William Hoffman." Arkasındaki askerler barı süzüyor. "Bize büyük yardımınız dokundu. Merak etmeyin, biz halledeceğiz. Tüm onarım masraflarını karşılayacağız." Bir adım daha yaklaşıyor. Gözleri, V’nin gözlerine değecek kadar yakın. "Adam kaçırma, uygunsuz mal ticareti, çete savaşlarını körükleme... ve niceleri. Şimdi, size iki seçenek sunacağız." Arkasını dönüyor, cebinden bir dosya çıkarıyor. "Ha bu arada, beni şu an ikiye de ayırsan bu seçenekler hala geçerli olacak. Boşu boşuna güç gösterisi yapmanı önermem." Sonra yüzünde dönen o politik gülümsemeyle cümlesini tamamlıyor. "Ya bu barı normal bir şekilde işletirsiniz, çete bağlantısı olan herkesle yollarınızı ayırıp normal hayatlarınıza dönersiniz, ya da yalnızca Amerikan hükümetinin emelleri doğrultusunda, bize hizmet edersiniz."

Bir an sessizlik. Rüzgar duruyor. Gözler V’de. Hoffman eğiliyor, alaycı bir bakışla soruyor. "Ne diyorsun, Tanrı?" Bu konuşmayı V'den başka kimse duymuyor. Kararı verecek tek kişi o.

Ne yapacaksın, V?

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 12 Jan 2026, 14:40
by V
Herkes, savaşa çağrımla birlikte tüm gücünü ortaya koyarak dövüşmüştü. Saatlerce süren savaştan geriye kalanlar yerdeki kanlar, bardaki çatlaklar ve yıkık dökük malzemeler oluyordu. Çığlıkların, kurşunların, süper güçlerin sonucu bu olmuştu. Adımın yankılandığını biliyordum, benim ve çetemin ismi Miami’deki her kulakta fısıltıya dönüşecekti. Dönüşüyordu da. Sadece kudretimin ve tanrılığımın ufak bir kısmını göstermiştim. Sabahın ilk ışıklarında, yıkık dökük barımın önünde duruyordum. Yanan araçlara kırık camlar, ambulanslar eşlik ediyordu. Sirenlerin susmuş olması, sonunda zihnimi dinlendirecek bir ortam sunuyordu bana. Gözlerim çetemin üzerinde gezinmeye başladı. John, ellerini sargılara aldırıyordu, kendi vücudunu sonuna kadar zorlamıştı. Hala gülmeye çalışıyordu. Bu, görmek istediğim bir senaryoydu. Tanımadığım ama sonradan adının Cole olduğunu öğrendiğim velet, yırtılmış pantolonunu çekiştire çekiştire yanıma geldi. Benim için tamamsa, çeteye katılmak istediğini söylüyordu. Robbie’nin söze girmesiyle birlikte, ikili atışıp kakışmaya başlamıştı. Bunu durdurmak için, koca elimi Robbie’nin kafasına koymuştum hiç göstermeyi başaramadığım bir şefkatle.

“Robbie, seni Cole için kefil görüyorum. Bu sebeple ondan sen sorumlusun.” dedim. Yeni çocuğa biraz sorumluluk yüklemek iyi olurdu. Sonrasında Cole’a döndüm. “Bu çete içerisinde beklentimiz yoktur. Tek istenilen, sadık olmandır. Eğer sadakatin hususunda bir şüphem olursa, işte o zaman beni test etmek istemezsin.” diyerek onu çeteye aldığımı onayladım. Bu sırada, ikiliyi yanımdan yolladım, o sırada ise bir araba yanaştı. Kapısı açıldı, takım elbiseli bir adam, göğsünde ABD amblemiyle birlikte yürümeye başladı. Uzattığı elini sessizce sıktım, adının William Hoffman olduğunu öğrendim. Askerler barımı süzmeye devam ederken, tüm onarım masraflarımızı karşılayacağını söylüyordu. Bir adım daha yakınıma girip, dibimden konuşmaya başladı. Suçlarımı teker teker sıralarken, nötr ifademi korumaya devam ettim. Güç gösterisi yapmamı önermediğini söyledikten sonra, ya bu barı normal bir şekilde işletecek ve herkesle yollarımızı ayıracaktık, ya da yalnızca Amerikan Hükümetinin emelleri doğrultusunda, onlara hizmet edecektik. Bana ne dediğimi sorduğu anda, ağzımdan iki kelime çıktı.

“Siktir git.”

Adamın gözlerinin içine tüm soğukkanlılığım ile bakmaya devam ettim. Bir süre, reddettiğimi iyice sindirmesi için bekledim. Sonrasında, hafifçe gülümsedim. “İki seçenek sunduğunu sanıyorsun çünkü hala kuralları yazanın siz olduğunu zannediyorsun. Yanılıyorsun. Beni tehdit edemezsin. Ailemi tehdit edemezsin. Ben anlaşma yapmam. Ben kader belirlerim. Şimdi askerlerini al, bu sokaktan çık. Bir adım daha atarsan, hükümetin ilk kayıp raporu sen olursun, askerlerini de iş zaiyatı olarak buradan yollarım.” Dedikten sonra, Hazel’a bir işaret çaktım, yanıma doğru gelen Hazel’ın bir adım arkasına geçip, koltuk altından tutup havaya kaldırdım Hoffman’ın suratına denk gelecek şekilde ve onu ileriye doğru ittirerek, yine göz mesafesi kurdurdum. “Eğer laftan anlamıyorsan, aynı seçenekleri bu surata da sunmanı tavsiye ederim.” diyerek sözü Hazel’a bıraktım. Laftan anlamayan adama anlatacak birisi varsa, o da Hazel’dan başkası olamaz…

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 12 Jan 2026, 16:47
by Synapse
Patronun haykırışı ile birlikte büyük bir savaş kopmuştu. Çetedeki herkes ana, bacı, gardaş demeden patır kütür dalmıştı m*ksikalılara. Hazel birilerini hacklemiş, kardeşi kardeşe vurdururken çok da zevk almıştı. Ortalık ketçap mayoneze dönse de kazanan tarafta oldukları için eğlenceliydi. Böylece American Gods bir kez daha bir çeteye gerçek gücün kimde olduğunu göstermiş ve gerekli yargıyı dağıtmıştı. Gerçek tanrı olduklarının kanıtı da buydu.

Saatler sonra, artık gün ışımaya başlamışken tatlı bir yorgunluk çökmüştü yüzlere. Savaş bitmişti ancak geride büyük bir masraf vardı. Barın tabelası bile yerinde durmuyordu. "Patron bunu bizim maaştan kesmez di mi?" Bu kadar olaydan sonra Hazel'ın cilt bakımına ve mani-pediye gitmesi lazımdı ayol. Cole patronun yanına giderek çeteye katılma izni istemişti. Tabi ki de isteyecekti! Onlar kadar mükemmel bir ekip var mıydı ülkede, hatta dünyada? Böylesini zor bulurdu. Meksikalılardan mı dert yandın? Bitti. Artık öyle bir şey yok. Muhahaha. Hazel, Robbie ve Cole laf dalaşına girmişken avuç içlerine tükürerek ikisinin de totosuna şlaaaak diye ses çıkaran birer şaplak patlattı. O esnada James yanına gelip havalı havalı sigarasını yakmış ve ortamı süzerken rezil ya da daha rezil olacaklarını söylemişti. Hazel bir anda pirana gibi James'in omzunu harttt diye ısırdı. Sonra geri çekilip özür diledi. "Ay pardon. Bende yakışıklı ısırma sendromu var. Tutamıyorum."

Fiyakalı bir arabadan ciddili ama sıkıcı görünümlü bir herif inmişti. Patronla bir şey konuşuyorlardı. Hazel ne dediklerini duymamıştı ama patronun yüz ifadesinden hoş şeyler konuşmadıkları belliydi. Kimse patronu tehdit edemezdi uleyn! Patronun kendisine işaret çakması ile hevesli bir köpek gibi koşa koşa geldi. Patron onu koltuk altlarından tutarak havaya kaldırmış ve adama doğrultmuştu silah doğrultur gibi. Sonra da sıkıysa aynı lafları buna söyle gibisinden bir şeyler demişti. "Yarramın başı çeteyi temizledik siz hala konuşuyonuz mu? Biz TANRILAR olmasak siz nah yok ederdiniz kartelleri." Eliyle nah çekti. Bu hareketi retro bir filmde görmüştü. "Götünüz çok kalkmasın. Ödeştik sayın gidin. Hükümet köpeği seniiii" Göz teması ile bio-hack kullanacak ve adamı köpek olduğuna ikna edecekti. "Ay şen köpke mişiinnnn? Yaaa şen şana ne derlerse onu mu yapıyoçuuunn! Oyy yerim şeni beeeen~ Pati ver ablaya! Pati veer! Ayaklarımı da yala. Güzelce yala ama hiç pislik kalmasın. Sonra patronunkileri yala. Tertemiz yap."