Page 6 of 7

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 19 Dec 2025, 12:20
by Synapse
Cole ile Robbie adam alıp satma fikri üzerine yoğunlaşmışlarken Elizabebişth sisteme erişmeyi deneyebileceğini ancak o esnada birilerinin polisleri oyalaması gerektiğini söylemişti. Robbie bu konuya gönüllü olmuş Cole da hack yeteneklerinden bahsetmişti. Hazel gözlerini devirdi. "Hack denince burada tek kişi akla gelir tamam mı?" Saçını savurdu artist artist. James ise ciddi bir tonda karıyı Hazel'ın bulması gerektiğini söylemişti. "Ya ben niye buluyorum elin Meksikalı karısını ya?"

Tam o esnada ışıklar gidip gelmişti. Dışarıda bir gürültü oldu. Sniper lazerinin üzerinde gezinmekte olduğunu fark etti. "Haydaaa bi' bu eksikti." Çok umursamaz bir tonda söylemişti bunu sanki saniyeler içinde can vermezmiş gibi. Robbie korkuyla çığlık atmış, Cole tezgahın arkasına saklanmış, James de hemen eline silah almıştı. "Cesur doktorum işte benim be! Götlerinden kan al onların." Fikir güzel olsa da barın önündeki araç sesleri bir bir artmıştı. James ona iki seçenek vermişti. Ya burada kalıp barı savunacaktı ya da gidip Ramirez'i bulacaktı. Kırmızı lazer omzunda gezinirken omuzlarını silkti. "Yav sikmişim Ramirez'ini ya of!" James, John'a sitem ederken John pişmiş kelle gibi gülmüştü. Sonraki söylediği daha komikti ama. Güçlerini kullanırmış. Hazel kahkaha attı herkesle birlikte. "Şen güşlerini mi kullancan şeeen!"

Günlük John zorbalama dozunu da aldıktan sonra kollarını sıvadı. "Ben vatanımı savunur gibi savundum bu barı yıllarca." Üzerindeki ceketi çıkarıp bir kenara fırlattı. Ellerini teslim olmuş gibi yukarı kaldırarak barın önüne koşacaktı. "HERKES İŞİNİ GÜCÜNÜ BIRAKIP BANA BAKSIN!" Üzerindeki bluzu yukarı kaldırarak çıplak memelerini gösterecekti. "FLASH!" Sonra da ilk göz teması kurabildiği adamı hackleyerek onu kullanacaktı ya da ellerindeki teknolojik silahlara sızmayı deneyecekti. Artık hangisini önce yapabilirse. Kaos bebeğim.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 20 Dec 2025, 20:29
by GM - Veil
V: İlk yumruğu vurduğun anda hava patlama gibi yankılanıyor. Her iki polisin gövdesi aynı anda iki yana savruluyor; kemik çatırdamalarıyla birlikte duvarlara çarpıyorlar. Kan kokusu, metal ve yanık plastiğin keskin karışımıyla birleşiyor. Ama bu sadece başlangıç. Arka taraftan tiz bir alarm sesi yükseliyor. Göz ucunla Gabrielle’in bulunduğu sorgu odasına baktığında camın kırıldığını, tıknaz adamın onu kollarından tutup yere bastırdığını görüyorsun. Kadının çığlığı kısa sürüyor, ağzına bastırılmış bir el ve ensesine dayalı susturuculu silah sessizliğe gömüyor o sesi. Sen o tarafa yönelirken, yere düşen polislerden biri hala yaşıyor. Damarları siyahlaşmış, gözbebekleri büyümüş, ağzından anlamsız İspanyolca kelimeler dökülüyor. Elini uzatıyor, kanla karışık bir şey yere damlıyor. Şeffaf, cıvık bir sıvı, insan kanı değil.

Kapının arkasından bot sesleri geliyor, beş, belki altı adam. Siluetleri, La Sangre Nueva’nın ölüm maskesi takmış militanlarına ait. Kapı aralanıyor, biri "El demonio está aquí!" diye fısıldıyor. Gabrielle seni görüyor, gözleri büyümüş, elleri titriyor. Sadece dudaklarını oynatıyor. "Gitme." Ama senin içgüdülerin başka söylüyor. Ya içeri dalıp onu kurtaracaksın, ya da o sıvının kaynağını ve bu işin ardındaki yaratığı çözmek için binadan çıkıp yeniden gruplaşacaksın. Silah sesleri yankılanıyor. Bir cam parçası yanağına saplanıyor, sıcak kan yüzünden akıyor. Her şey ağır çekim gibi. Kapıdan biri giriyor, yüzü maske altında ama sesi tanıdık. "Vincent, sakın hareket etme." Sesin Ramirez’e ait olduğunu anında fark ediyorsun. Bir saniyelik gecikme bile hayatına mal olabilir. Karar anı. Gabrielle’i kurtarmak için içeri mi dalıyorsun, yoksa bu tuzaktan çıkıp savaşı dışarı mı taşıyorsun?

Synapse: Kapının önündeki kırmızı ışık omzundan kayıp karnında gezindiği anda, içindeki serseri damar devreye giriyor. Bir anda barın kapısını tekmeyle açıp memelerini silahlı adamlara çat, pat, şlak diye gösteriyorsun. Karşındaki üç Meksikalı tetikçi birkaç saniyeliğine donup kalıyor, biri elindeki tüfeği düşürüyor, diğeri kaskatı kesilmiş, ağzı açık bakıyor. Tam o an, sen onların silah sistemlerine sızıyorsun. Gözünde yeşil bir kod akışı beliriyor, kısa devreye giren silahlardan biri tıslayıp mavi kıvılcımlar saçıyor. İçlerinden biri farkına bile varmadan tetiğe basıyor, kurşun yanındaki adamın bacağına saplanıyor. Kan fışkırıyor, küfürler havada uçuşuyor. "¡Puta madre!" diye bağırıyor biri. Tam kaosun ortası. John bu sahneyi görünce bir anlığına afallıyor, sonra gözleri kısılıyor. "Tamam, sıra bende." diyor kısık bir sesle. Ellerini iki yana açıyor, parmak uçlarından kıvılcımlar sıçrıyor. Vücudundaki damarlar maviye dönüyor. "KAHROLSUN ŞU KARTEL!" diye bağırdığı anda, bir yıldırım gibi bir enerji boşalımı oluyor. Dışarıdaki üç adam bir anda sarsılıyor, yere düşerken kıyafetlerinden dumanlar yükseliyor.

Robbie nefesini tutuyor. "Abi bu... bu anime sahnesi gibi lan!" Cole ise ağzı açık bakıyor. "Vallahi ben fareyken bile böyle efekt görmedim." diyor hayranlıkla. Neyi kastettiği hakkında hiçbir fikrin yok. James elindeki tabancayı kaldırıp barın dışına doğrultuyor, bir tetikçinin başını hedef alıyor. "Kutsasın seni American Gods." diyerek tetiğe basıyor. Kurşun camı paramparça ediyor, dışarıda bir çığlık yankılanıyor. Ama rahatlama kısa sürüyor. Barın arka duvarı patlayarak savruluyor, içeri duman doluyor. Kulaklarında metalik bir uğultu, gözünde termal kırmızı lekeler. Dışarıdan yaklaşan yeni araçların ışıkları içeri vuruyor. En az altı adam daha. James "Hazel, Elizabeth’i koru!" diye bağırıyor.

Ardından tavanın üstünden ağır bir ses geliyor, sanki biri sürünüyor. Tavandaki neon lambalar bir bir sönüyor. Metal gıcırtısı, derin bir nefes sesi. James’in alnından bir damla ter süzülüyor. Karanlığın içinden gelen ses tok ve tehditkar. "Synapse... seni bulmamız söylendi. Ya bizimle gelirsin, ya da burası mezarın olur." Şimdi üç seçeneğin var. James’in emrini dinleyip Elizabeth’le barı savunmak. Kaosu fırsat bilip arka kapıdan kaçıp Ramirez’i bulmak. Ya da kendi yolunu çizip, bu gizemli sesi takibe almak. Tavandan bir parça düşüyor, ışıklar tamamen sönüyor. Kaos yeniden başlıyor.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 22 Dec 2025, 14:25
by Synapse


Tombul tombul memeleri görünce öyle araba farı görmüş geyik gibi kalakalmıştı Meksikalı ibneler. Sanki ömürlerinde ilk kez kadın memesi görüyordu pezevenkler. Bir tanesi silahını bile düşürmüştü. Fırsat bu fırsat, Hazel hemen silah sistemlerine sızdı ve tam otomatik silahlardan birine kısa devre yaptırdı. Adamlardan birisi fark etmeden silahının tetiğine basınca da yanındakini vurmuştu. Hazel bu sahneye kocaman şen bir kahkaha patlattı. İspanyolca küfürler filan etmişti anladığı kadarıyla. Arkadan John gelip havalı olmaya çalışan ama cringe abidesi olan bir şeyler yaparak yıldırım çaktırmış ve adamları şoklayarak cızbız köfte yapmıştı. Hazel tişörtünü indirerek memelerini kapattı. Şok faktörü sona ermişti, pun intended. Robbie ve Cole ergenleri sevmişlerdi tabi bu sahneyi. Onlara havalı geliyordu böyle cringe şeyler. Hazel saçlarını savurdu yine artist artist. "Memelerin gücü adına!" Esas havalı olan James'ti. Tetikçilerden birisini öldürürken çok havalı bir laf etmişti. O kadar havalıydı ki Hazel damla damla yaşların belirdiğini hissetti ama gözünde değil. Başka bir yerinde.

Tam kurtulduk dedikleri anda barın arka duvarından müthiş bir patlama sesi geldi ve duvar savrularak yıkıldı. "Siktiler güzelim barı yaaa! İlla birini sikmek istiyorduysalar burada gönüllüler vardı halbuki." Dudaklarını büzüştürdü lakayt bir mutsuzlukla. James, Elizabeth'i korumasını haykırmıştı o esnada. "Ne? Elizabeth'i mi makaslayayım? Oluuur~" James'i yanlış duymuş gibi yaparak kendini Elizabeth'in üzerine doğru fırlattı. "ELIZABEBEEEEKK!" Şimdi memeleri üst üste gelse filan böyle bıngıl bıngıl etse çok hoş olmaz mıydı? Üst katta tavan arasında tuhaf metalik adım sesleri duydu. Sonra da oldukça korkunç gaddar bir ses ona onunla gelmelerini yoksa burayı mezarı yapacaklarını söyledi. Grimstroke daddysi değildi bu ses maalesef. Onu tanırdı. Bu başka bir daddy gibiydi. "Ayy sürprizleri çok severim! Nereye gidiyoruz?" Elektrikler de gidince ortam kararmıştı. "DAM ÜSTÜNDEEE UN ELEER DAM ÜSTÜNDE UN ELEEER, TOMBUL TOMBUL MEMELER TOMBUL TOMBUL MEMELER" Bağırarak şarkı söylerken hackleyebileceği ve kendisiyle Elizabeth'i savunacağı bir şey arıyordu çaktırmadan. Ya bu sesin sahibiyle göz göze gelecek ve onu ele geçirecekti ya da etrafta başka bir cihaz bulacaktı. Elizabeth'e göz kırptı ve havadan öpücük gönderdi. Elizabeth onun gibi güçlü bir tanrıça onu koruduğu için kendisini son derece güvende hissediyor olmalıydı.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 25 Dec 2025, 12:37
by V
Kan kokusu, metal ve yanık plastiğin kokusuyla birleştiği zaman, kendimi gerçek bir ilah gibi hissettiğim ilk an oluyor. Sonrasında çığlıklar, ağlamalar, acı içinde haykırışlar birbirine eşlik etmeye başladığında, affedilmeyi bekleyen kullarımı cezalandırıyormuş gibi hissediyorum. Lakin, bugün buna odaklanarak keyfimi arttırabilecek bir durumum yok. Zira, Gabrielle büyük bir tehlikenin içerisinde tek başına kalmış durumda. Üstelik, ensesine dayanmış bir silah, kanımın çok deli kaynamasına sebep olurken, düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyordum. Oraya doğru gideceğim sırada, polislerden birisi, siyahlaşmış damarları, büyümüş gözbebekleri ve anlamsız bir şekilde sayıkladığı İspanyolca kelimelerle dikkatimi çekmeyi başardı. Bir an önce bu adamları yok edip, Gabrielle’i çıkarmam gerekiyordu. Ancak işimin daha da zorlaşacağı kesindi, beş ya da altı adam, La Sange Nueva’nın ölüm maskesini takmış bir şekilde gelmişti. Ah şu İspanyollar. Gabrielle’in yalvaran gözlerine baktığımda, damarlarımın ve içimdeki gücün istemsizce titrediğini ve kaynadığını hissediyordum. Ramirez denen karı, bana hareket etmememi söylediğinde, artık her şey bitmişti. Bundan sonra bu İspanyolları affetme şansım yoktu. Gücümün kontrolünü yavaş yavaş kaybetmeye başladığımı hissediyordum. Öfkem, durdurulamaz bir şekilde artmaya başlarken, gözümün yavaş yavaş kararmaya başladığını, dudaklarımın istemsizce titreyerek havaya doğru kalktığını, ve sağ kolumu bir yana açtığımı hissettim. Vücudumdan yayılmaya başlayan o baskın, simsiyah enerji dalgasının koluma doğru yönlendiğini, hareketin fiziksel olduğunu bile fark etmemiştim. Tek bildiğim şey, birazdan yaşanacak şeyler, kontrolsüzlüğün bir kanıtı olacaktı.

Gabrielle’i, ailem olarak gördüğüm ekibimi korumak için, her şeyi yok edebilirdim…

Gözüm kararıyordu…



“Ondan sonrası öyle işte ya…” Bardağını tokuşturdu yaşlı adam karşısındaki gençle. Bardakların çıkardığı ses, hiçliğin içinde bir varlığın kanıtı gibiydi. Önlerindeki ateş, huzurla harlanıyordu. Yaşlı adamın gözleri, bardağındaki içkiden yudum almaya hazırlanırken, ateşin üstüne yavaşça uzanan gölgeye doğru kaymaya başladı. Ateş, kontrolsüz bir şekilde körükleniyordu. Sakince bekledi adam, ağzının içine atmakta olduğu içkiyi boğazından geçirmeden önce, karşısında oturan kumral gence baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bu gölgeyi selamlamak için, sakince gülümsedi önce, sonrasında midesine indirdi bardağında beklemekte olan içkisini.

“Burada olmak için, erken değil mi, V?”

V, ateşin başında bir yer bulmuştu bile kendine soruya cevap vermeden. Yaşlı adam, büyük bir şefkatle bakıyordu V’nin suratına. V ise, ateşe doğru kitlenmişti. Ateşe kitlendiği her an, daha fazla harlanıyordu, böylesine küçük bir ateşten bile yangın çıkarabilirdi. Yaşlı adam, V’nin suratındaki Y harfine baş parmağını koyduğunda, genç adam ise M harfinin üstüne baş parmağını koymuştu.

“Bize katılmanı dört gözle çeksek de, henüz çok erken Vincent. Yaşatman gereken bir ailen, gerçeğe dönüştürmen gereken hayaller var. Seni her zaman burada bekliyor olacağız. Vaktin geldiğinde, bir daha ayrılmayacağız.”

Vincent’ın gözlerinden dökülen iki yaş, Yoru ve Martinez’in başparmaklarında değdiğinde, bu hiçlik de kararmaya başlamıştı. Son bir kez daha gülümsedi yaşlı adam büyün şefkatiyle. Baş parmağını Y harfinden çekip, yanağına yumuşak bir tokat attı.

“Oğlum, aileni kurtar.”




Gözümün karartısı, saniyelik bir şekilde bittiğinde, kendimi daha motive bir halde bulmuştum. Ne olduğunu hatırlamıyordum, ancak kontrolsüzlüğümün bittiğini hissediyordum. Simsiyah güç, kolumun üstünden bir madde olarak ilerlemiş, avcumun içinde oluşan, boyumla aynı bir mızrağı fiziksel hale getirmişti. Gücümün bu şekilde kullanılabileceğini tahmin ediyordum, ancak hiç eyleme dökmemiştim. Son bir kez, Ramirez’in gözlerinin içine baktım.

“Siz İspanyollar, düşman edinilmemesi gereken birini düşman edindiniz. Size ölümden başka derman yoktur.”

Mızrağımı, dönüp hızla Gabrielle’i tutan adama fırlatacak ve onun beynini patlatacaktım. İlk hedefim, bir an önce Gabrielle’i çıkarmak olduğundan, onun yanına ulaşmak için gereken her şeyi yapacaktım. bu hesaplaşma, burada kapanmasa bile kapanacaktı. Ancak onu kurtarmam gerekiyordu.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 02 Jan 2026, 13:28
by GM - Veil
Synapse: Barın içindeki ışıklar titreyip tamamen sönüyor. Geriye yalnızca neon tabelanın aralıklarla parlayan kırmızı "OPEN" yazısı kalıyor. Duvardaki ekranlardan biri kendi kendine açılıp kapanıyor, kısa devre sesleri arasında Elizabeth’in sesi duyuluyor. "Ya korunmaya ihtiyacım yok!" diyor öfkeyle. Omzundaki tabancasını kavrayıp arka kapıya yöneliyor ama senin gözlerin çoktan tavana dönmüş durumda. Tavanın hemen üzerinde bir gölge beliriyor, metalin iniltisiyle birlikte sanki madde eriyormuş gibi tavandan bir figür süzülüyor. Adamın saçları uzun ve altın sarısı, gözleri neredeyse parlayan bir yeşil. Vücudu yarı saydam, duman gibi salınıyor, çevresinde yeşil bir aurayla birlikte hafif bir uğultu yayıyor. Ona odaklanmaya çalışıyorsun ama gözlerin onun içinden geçiyor, sanki bir hologram, sanki bir hayalet.

Bir anda sana doğru süzülüyor. Tepki vermene kalmadan omzuna dokunuyor. O anda soğuk bir elektrik dalgası gibi bir şey bedenini sarıyor. Cildin cam gibi parlamaya başlıyor, ellerin saydamlaşıyor, damarlarının yerini yeşil ışık damarları alıyor. Şaşkınlıkla baktığın anda, adamın elinin seni yere ittiğini hissediyorsun, ama yere çarpmıyorsun. Toprağın içinden geçiyorsun. Çevrendeki her şey bulanıklaşıyor, sesler yankılanıyor, hava yerine toz soluyorsun ama boğulmuyorsun. Vücudunun maddeyle olan bağı kopmuş gibi. Sanki bir hayalet gibisin. Sonra adam seni tutup yukarı çekiyor, birlikte zemini delip yüzeye çıkıyorsunuz.

Bir an için hava tekrar ciğerlerine doluyor. Bar artık birkaç metre ötede, yıkılmış duvarlarıyla yanıp sönüyor. Ama nefes alamadan, adam seni havada sürükleyip bir ara sokağa fırlatıyor. Yeşil aura aniden sönüyor. Maddeselliğin geri dönüyor, vücudun ağırlaşıyor. O anda çöp kutusuna sertçe çarpıyorsun. Metalin soğukluğu kemiklerine kadar işliyor. Adam üstüne çıkmış, dirseğini boynuna dayamış durumda. "O sikik çeteyi bırak ve bizimle gel." diyor, sesi kısık ve bu kez çok daha insani bir tonda. Nefesi ensene vuruyor. "Yoksa seni şuracıkta öldürürüm." Gözlerini onun yüzüne diktiğinde, yeşil ışığın hala irislerinde titrediğini fark ediyorsun. "Gözlerinin içine bakıyorum, ne yapabildiğini biliyorum. Dene istersen, ama sonuçlarına katlanırsın." Boynuna bastırdığı dirsek biraz daha güçleniyor, nefesin kesiliyor. Bir hamle yaparsan seni öldürebilir, ama yapmazsan da seni götüreceği yerin daha güvenli olacağı garanti değil.

V: Mızrağın kolundan ayrıldığı an, zaman yavaşlıyor gibi oluyor. Havanın içindeki yoğun basınç kulaklarını patlatacak kadar artıyor, mızrak siyah bir şimşek gibi ilerleyip hedefini buluyor. Gabrielle’i tutan adamın kafatası bir anda içe çöküyor, duvara siyah bir desen gibi saçılıyor. Ardından etrafındaki camlar patlıyor, sessizlik yalnızca birkaç saniye sürüyor. Vincent koşarak Gabrielle’in yanına ulaşıyor. Kadın hala titriyor ama hayatta. İyi olup olmadığını sormana kalmadan Gabrielle çantasına atılıyor, kanlı elleriyle telefonunu çıkarıyor ve hızlıca bir numara çeviriyor. "Şimdi. Girişteyiz. Hemen." Sesi kararlı ama panik dolu. İkiniz birlikte yıkılmış duvarın arasından dışarı çıkıyorsunuz. Havanın içinde duman ve yanık lastik kokusu var. Uzaktan gelen siren sesleri birbirine karışıyor. Tam o sırada sokak köşesinden gümüş gri bir yarış arabası kayarak yanaşıyor. Motorun sesi sokak duvarlarını titretiyor. Kapı açıldığında içeriden tanıdık bir yüz fırlıyor, Yousef.

"BAY VINCENT, ATLAYIN!" diye bağırıyor. Gözleri büyümüş, alnından terler süzülüyor. Arkana baktığında binanın içinden La Sangre Nueva’nın kalan üyeleri birer birer çıkmaya başlamış. Kimisi yaralı, kimisi hala silahını doğrultuyor. Üzerlerinde aynı siyah ölüm maskeleri var. Gabrielle sana dönüyor, gözlerinde korku ama aynı zamanda bir emir var. "Atla hadi!" Bir anlığına zaman donuyor. Yousef’in motorunun sesi kulaklarında yankılanıyor. Arkana baktığında, binada kalan o pisliklerin hala nefes aldığını görüyorsun. Bütün öfken, güçle dolu damarların, mızrağın hala elinde kıvılcımlanan gölgesi...

Hepsi sana aynı şeyi söylüyor: Bitir.

Ama Gabrielle’in sesi o sesi bastırıyor. "VINCENT! ŞİMDİ!" Arabaya atlayıp ekibini korumak ve binayı terk etmek mi, arkanı dönüp La Sangre Nueva’nın kalanlarını tek tek yok edip bu savaşı orada bitirmek mi? Motor homurdanıyor, maskeli adamlar yaklaşmaya başlıyor. Ve senin karar vermek için sadece bir saniyen var.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 02 Jan 2026, 14:21
by Synapse
Elizabeth korunmaya ihtiyacı olmadığını haykırmıştı. "Ya tamam kız kıza bir şey olmaz da erkeklerle sen korun yine de güzelim. Kaza olmasın sonra." Elizabeth'in kast ettiği şey bu muydu? Kim bilir. Elizabeth cevap vermeye tenezzül etmeden silahını kaptığı gibi arka kapıya yönelmişti. Tavandaki ses ise gittikçe yükseliyordu sanki. Sonra da hayalet gibi bir şey süzüldü içeriye. Ama offff o ne yakışıklı hayaletti öyle! Sarı uzun saçları, delip geçen yeşil gözleri... Gözlerinin içi de aşk ve heyecanla parıldıyordu. Vücudu saydam gibiydi ve Hazel eşyaların içinden geçebildiğini fark etmişti ilk olarak. "Hayalet daddy!"

Hayalet daddysi bir anda yanına gelip omzuna dokunmuştu. O anda çarpıldı Hazel. Aşık oldu herhalde. Elektriklendi filan bir şeyler oldu kendisi de saydam oldu. Her yeri yeşil yeşil parlamaya başladı. Sonra bir anda daddy onu eliyle yerin dibine doğru ittirdi. Her şeyin içinden geçerek (literally) yerin dibine girdiler. Sonra tekrar yüzeye çıktılar. Ay bu ne eğlenceliydi böyle! "AY BURADAN BAR GÖRÜNÜYOR! Bİ' DAHA YAPSANA!" Daddynin başka planları vardı gerçi belli ki. Havada bir tur çevrildiğini hissettikten sonra kendini uçarken buldu. Her güzel şeyin sonu gibi saydamlığının da sonu gelmişti. Cisimleşen vücudu patır kütür yerde sekti ve çöp kutusunun birine çok pis çarptı. Canı acımıştı ama hoşuna da gitmişti. Eğlenceliydi be! Son boss dövüşünü yaşıyordu sanki.

Daha kendine gelemeden üzerinde bir baskı hissetti. Yeşil auralı hayalet daddysi üzerine çıkmış, dirseğini de boğazına dayamıştı. Çok tehditkar bakıyordu. Sikik çetesini bırakıp onunla gizemli bir yerlere gitmezse öldürüleceğini filan söylemişti. Hazel'ın kalbi küt küt atmaya başladı. AYYY KAÇIRILIYOR MUYDU? Çok seksiydi bu. "Offf azdım." Nereye götürülecekti? Kime gidecekti? Yakışıklı erkekler ve güzel kızlar var mıydı? Grup mu döndüreceklerdi yoksa? Eli kolu bağlanacaksa Hazel'ın bir itirazı yoktu. "Yiaaa bu benim ilk BDSM deneyimim olacak amaaa... Sorun olur mu? Çabuk öğrenirim ben. Dur bi dk role girmem lazım. CHOKE ME HARDER DADDY! Oldu mu?" Adama göz kırptıktan sonra yalandan dudak şişirdi. "Hehehe, azdırayım mı seni de? Beynine girip yapabilirim kiiii~" Sonra aklına bir şey gelmiş gibi durdu. "Sen kimsin bu arada? Patronun haberi var mı? Ona sormadan belirsiz bir yerlere gittiğimi öğrenirse çok ağlar, bensiz yapamaz ki o! Ş-Şey ama beni duvardan duvara vurursan kabul edebilirim belkiiiii~~" İyiden iyiye şımarıp flörtöz triplere girdi.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 06 Jan 2026, 01:21
by V
Ne yaşadığımı tam olarak hatırlamıyorum. Bir şeyler gördüğümü düşünüyorum, ama hepsi silik birer kareden ibaret. Bazı filmlerde gördüğüm garip efektlere benziyorlar sanki. Siyah beyaz, zaman yavaş, ama aynı zamanda hızlı bir şekilde akıyor. Birileri sesleniyor, birileri konuşuyor, ama hepsi bulanık. Ne olduğu anlamlı bile değil. Ancak, bunu boşa görmediğime inanıyorum. Öyle ki, elimde oluşan mızrağı fırlattığım andan itibaren bir şeylerin farklı olduğunu görüyorum. Gücümü bu şekilde kullanabileceğimi tahmin etmemiştim. Gözlerim, sadece Gabrielle’in yaşadığını görmek istiyor, kulaklarım onun canlı sesini duymak istiyordu. Onun yaşadığına sevinmiştim, ama her zaman ki gibi, bunu göstermekte başarılı değildim. Zira yıllarca Yoru’dan aldığım eğitim, bunu göstermeme imkan sağlamıyordu. Telefonuyla konuştuğunu duymak, birisini çağırdığına şahit olmak, ailemden birisinin yaşamasına sevinmem için yeterliydi. Sessiz bir şekilde, onu koruduğuma inanarak birlikte dışarı çıktık. Tehlikeyi atlattığımızı düşünüyordum. Üstelik, bir motor sesiyle birlikte Yousef’in sesinin birleşmesi, daha da rahatlamamı ve kontrolde kalmamı sağlıyordu. Bir an önce bizi buradan kaçırmak istediğini biliyordum dostumun. Ancak, arkamda kalan bir şey vardı.

Düşmanlarım oradaydı.

Ailemden birine el sürmek isteyen düşmanlarım.

Kulağıma gelen tüm yankılar boğuk bir ses haline gelmeye başladı, gözlerim sadece onları tarıyordu.

Benim ailemden kimseye el sürülmesine izin veremezdim.

Bu sadece bir kere yaşandı.

Onda da ben yoktum.

“Yousef.” İsmi, çok sakin bir tonda çıktı ağzımdan. Tüm bu durumun yanında çok tezat kalıyordu. “Gabrielle’yi buradan alıp götür.” Öfkeyle dolu gözlerim, Yousef’in gözlerinin içine dikildi. “Yoksa kısmını konuşmaya gerek var mı?” Basit bir soruydu, ancak etkili olacağını biliyordum. Yousef gittikten sonra, üzerime doğru gelmeye başlayan orduya yüzümü döndüm. Birkaç kez boynumu iki yana bükerek esnettikten sonra, artık harekete geçmeye hazırdım. Gücümün %10’luk bir kısmı, yeterli kaçardı diye düşünüyordum. Öfkemden kaynaklanan kıpkırmızı enerji, morluklarla boyanarak vücudumun etrafında süzülmeye başlarken, ileriye koşturmaya başladım. Önüme gelen ilk kişiye, yumruğu bastığım gibi, en yakındaki kişinin kafasından tutacak, kafatasını elimle ezdikten sonra diğer en yakındaki kişinin bedenine bir sopa gibi savuracaktım. Burada bulunan herkesle, bugün ölümüne dövüşmenin vakti gelmişti. Tabi ki, ayakta kalanın ben olacağına inanıyordum.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 06 Jan 2026, 20:57
by GM - Veil
Synapse: Breacher, ağzını susturmak ister gibi boğazına yeniden bastırıyor. Sesi boğuk, ama emir gibi. "Adım Breacher, orospu. Hatırlasan iyi edersin." Ellerini gevşetmiyor, nefesini kesmeden kontrolü elinde tutuyor. Yüzü yaklaşınca, gözlerindeki yeşil ışık daha da belirginleşiyor, soğuk, hesaplayan, ölümcül. Başını yana eğip Hazel’ın sıkıyor, tırnakları hafifçe cildine gömülüyor. "Sen ciddi misin söylediklerinde?" diye fısıldıyor. Yüzüne yaklaşırken gözlerini kısıyor. "Madem seni susturamıyorum..." diyor buz gibi bir tonda. "O zaman ben de seni susturacak bir yöntem bulurum." Bir anda senin üstünde bulunan ceketi çıkarıyor, hemen ardından da kendi pantolonunun düğmelerini çözmeye başlıyor. Anlaşılan yaptığın blöfü anlayamayacak kadar mankafa bir adam var karşında.

Tam o anda, barın yönünden bir gök gürültüsünü andıran patlama sesi geliyor. Beton parçaları ve cam kırıkları sokağa savruluyor. Breacher başını refleksle çeviriyor. Karanlığın içinden John’un silueti beliriyor, vücudunun etrafında elektrik kıvılcımları dans ediyor. Adımlarını her attığında asfaltın üstünde yanık izleri kalıyor. Elini kaldırıyor, parmak uçlarından yayılan elektrik arkları etraftaki adamları kavuruyor. Adamlar birer birer yere düşüyor, vücutlarından dumanlar yükseliyor. Arkasında Robbie beliriyor. Toz dumanın içinden öksüre öksüre çıkıyor, sonra kollarını havaya kaldırıp bağırmaya hazırlanıyor. Tam bu duruma sevinecekken Breacher’ın bakışı seni donduruyor.

Sokağı bir anda sessizlik kaplıyor, sadece uzaktan gelen elektrik çatırtıları duyuluyor. "Eğer kaçmaya çalışırsan elektrikli arkadaşın bile seni yerden kazıyamaz." Omzundaki baskı artıyor. Vücudunun sıcaklığıyla birlikte göğsüne dolan korku ve öfke karışıyor. Bar yanarken, duman gökyüzünü kaplıyor. Ve şimdi karar zamanı, Breacher’ın dikkatini dağıtıp John’a sinyal göndermeyi denemek mi, sessizce Breacher’ın zihnine sızarak kontrolü ele almak mı? Hızlı karar versen iyi olur, elleriyle harekete geçmeye başlamak üzere. Her iki durumda da, saniyeler içinde bir şey patlayacak, belki barın kalanı, belki de Breacher’ın sabrı.

V: Yousef, sesindeki otoriteye direnemiyor. Gözlerin hala alevlerin içindeki karaltılarda. Yousef, bir an bile beklemeden kadını kolundan tutup arabaya sürüklüyor. Gabrielle’in "Hayır, onu yalnız bırakamam!" çığlığı motorun uğultusunda boğuluyor. Kapı kapanıyor, tekerlekler asfalta sürtüyor ve araç uzaklaşıyor.

Şimdi tek başına kalıyorsun.

Nefes alıyorsun.

Yavaş, derin, neredeyse insan dışı bir tonda.

Kırmızı-mor enerji damarlarının altında titreşiyor, parmak uçlarından buhar gibi sızıyor.

Karanlığın içinden çıkan ordu, koca bir duvar gibi yükseliyor önünde. Otuz, kırk, belki daha fazla adam. Her biri çelik yelekli, her biri Meksika kartelinin acımasız infazcıları. Yerdeki kan gölcükleri ayaklarının altında yankı yapıyor. Adım atıyorsun. Yere bastığında taşlar çatlıyor. Hava bir anda ağırlaşıyor, metal kokusu genzine doluyor. Birinci adamı tek darbede göğsünden delip geçiyorsun. Mızrağın bedeni ikiye ayırıyor, arkadaki duvara kan serpiliyor, bir tablo gibi. Mızrağı çekiyor, bedeni kenara savuruyorsun. İkincisi ateş açıyor, kurşunlar havada yanıyor, enerji kalkanına çarpıp eriyor. Boğazına kadar güçle dolu bir haykırışla ileri atılıyorsun.

Bir hamlede üçünün boynunu kırıyorsun. Dördüncünün kafasını tutup yere bastırıyorsun, beton çatlıyor, başı bir karpuz gibi patlıyor. Her yumrukta et, kemik, kan birer senfoniye dönüşüyor. Havada dönen mermiler, çarpışan çığlıklar, paramparça metal sesleri... Hepsi aynı orkestrada, kıyametin müziği.

Gözlerin kararıyor.

Zaman genişliyor.

Her hareketin, bir tanrının darbeleri kadar kesin.

Enerji bedeninden dalgalar halinde yayılıyor, bir darbe, bir mahalleyi sarsacak kadar güçlü. Asfaltın altındaki borular patlıyor, yangın kıvılcımları gökyüzüne savruluyor. Bir tanesi yere diz çöküyor, korkuyla dua ediyor. "Por favor, señor, por favor-" Hiçbir şey demeden elini kaldırıyorsun. Adamın kalbi göğsünden dışarı fırlıyor. Sonunda, sessizlik. Koca bir alan dolusu beden. Dumanla dolu bir gökyüzü. Kanın ortasında duruyorsun, ağır ağır nefes alıyorsun. Enerjin sönmeye başlıyor, vücudundan çıkan ışık griye dönüyor. Yere diz çöküyorsun.

Kendine geldiğinde cebinden telefonunu çıkarıyorsun. Ekran çatlamış, ama yanıp sönen bir bildirim var. John’dan. "Patron, evde bulduğumuz kadının konumu. Gerekirse diye sende de kalsın." Mesajın üstünde uzun süre duruyorsun. Arka planda hala sirenler ötüyor. Uzakta yaklaşan motor sesleri. Gökyüzü, şehir yangınlarının parıltısıyla kıpkırmızı. Parmakların ekranın üzerinde duruyor. Bir karar anı daha. Ailenin yanına, bara dönüp onları korumak, ya da bu konuma gidip, savaşın kökünü orada yakmak. Enerji hala damarlarında, yüreğin hala ateş gibi yanıyor. Şehrin sessizliği, cevabını bekliyor.

Breacher
Image

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 07 Jan 2026, 03:39
by Synapse
Orospu mu? Ayyy, dirty talk da yapıyordu bir de! Breachermış. Neyi breachliyor acaba? KALBİNİ Mİ? Hazel herhangi bir direnç göstermemeye devam etse de fazlasıyla temkinliydi, onu sürekli olarak kontrol altında tutuyordu. Hazel meydan okur gibi gözlerine direkt bakmasından hoşlanmamıştı. Bir şeyler biliyor olmalıydı. Ashley karısı gibi beynini sikecek bir yöntemi vardı belki de. Tırnaklarını etine batıra batıra üzerine ağırlık yapıyordu. Onu susturamıyorsa susturacak başka bir yöntem bulacağını söyleyerek Hazel'ın ceketini çıkartmış ve kendi pantolonunun düğmelerini açmaya başlamıştı. Hmm... Vaziyet ilginçti. Hazel bunu artık eğlenceli bulmadığına karar verdi. Yine de herhangi bir direnç göstermedi. Bu kaosun ortasında tecavüze uğramak pek de beklediği reaksiyon değildi. Yine de onun savunmasız yönüne dair bir ipucu sağlıyordu. Ayyyy çok tatlıydı bu çocuk be! Bebek yüzlü minnoş hayalet daddy!

Bardan gelen gümbürtü ile başlarını aynı anda refleksle o yöne çevirdiler. John ve hemen arkasında da Robert görünüyordu. John elektrik güçleri ile Meksikalı kızartması yapıyordu. Robbie de sesini kullanmaya başlayacak gibiydi. Breacher bunu çok da umursamamış gibi ona dönmüştü. Yüz ifadesi son on dakikadır bir gram bile oynamamıştı mübareğin. Yeni botoks yaptırmış karılar gibi somurtuktu. Yine tehdit yiyerek bastırmıştı vücudunu yere. Elleri üzerinde gezinmeye hazırlanıyordu. Hazel bunu çok da umursuyor değildi ama birazcık tadı kaçmıştı. "Üff sen de ne öküzsün he!" Sitemkar bir tonda isyan etti vücudunu hareket ettirmeden. "Kadınlar aceleci erkekleri sevmezler, ağırdan alıp heyecanı yüksek tutman lazım. Kazık kadar adamsın ben mi öğreteceğim bunu da sana?" Sonra sinsi bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. "Yoksa senin fantezin bu mu? Bebeksi bi' yüzün var zaten. Toy bakir gibi davranarak mı azdırıyorsun kadınları? Hııı? Hınzır seniiiii~ Tamam tamam, senin istediğin olsun. Tecavüze uğramadım da demem artık sorarlarsa. O da bi' tecrübe sonuçta. Bunu hep ben başkalarına yapıyordum bir kere de bana yapılmış oluyor di mi? Hayatta her tecrübe önemlidir derler. Hepsi bir şey katar insana. Sana da tecrübe oluyor hem. Neden biliyor musun? Biraz bu ön sevişme işine başlaman lazım. Kadın orgazmının yarısı orada başlar bak. Üzmesinler sonra seni ileride. Bu arada ben sutyen giymedim bugün. Genelde giymiyorum hatta. Bence işkence gibi bir icat ve çok gereksiz. Bıngıl bıngıl etmeleri lazım salacaksın bunları. Ucu da görünecek azıcık kıyafetin üzerinden. Çok seksi değil mi? Aslında var ya, böyle domine edilmek de güzel oluyor ama ben rol değiştiren erkekleri çok seksi buluyorum. Arada sırada yumuşak tarafını gösterip köpeğim olacaksın mesela. Anlatabiliyor muyum? Hav diyeceksin, pati vereceksin. Off çok azdırıcı~~ Köpeğim olmak ister misin?" Hazel gevezelik ederken bedenini hiç kıpırdatmadı. Direnmeyerek gardını indirdiğini kanıtlıyordu. Adamın malafatı çıkartmasını bekleyip savunmasız bir anında tekmeyi geçirecekti pipisine. Sonra da kısa süreliğine zihnini hackleyerek ona muhteşem bir görüntü gösterecekti.



Bu görüntüyü.

Re: [American Gods] Oral- Hayır, Oryantasyon

Posted: 07 Jan 2026, 14:40
by V
Ben, Amerika’nın topraklarında yetişmiş bir tanrıyım. Önümde diz çökmesi gereken herkesi diz çöktürdüm. Çökmek istemeyenleri, bütün gücümle yargıladım. Kimi zaman, benim karşımda, bana karşı baş kaldıranlar oldu, kimi zaman bana karşı günah işleyenler veya işlemeye teşebbüs edenler, hepsini birer birer cezalandırdım yargımla. Şimdi, yine aynı film sahnesi karşımda. Et, kemik, kan, hepsi havada uçuşuyor. Bazen bunu, bir ressamın boş tuvaline benzetiyorum. Kan kırmızısına boyadığı fırçasını aniden tuvale doğru savuruyor, sonrasında başka renkler işin içine karışıyor. Ben bir sanatkar mıyım? Bütün gücüyle, sanatını icra eden bir sanatkar olabilir miyim? Hayır hayır, ben bir tanrıyım. Kudretin, acımasızlığın, gücün, imparatorluğun, ölümün yeryüzündeki ve gökyüzündeki sembolüyüm.

Ben, Güç Tanrısı Vincent’ım.

Telefonuma gelen mesaja, kısa bir bakış attım sanatımın orta yerinde duruyorken. Şimdi ise, geri dönme zamanı. Tanrı, her zaman evine uğrar. Evini terk eden birine, nasıl tanrı diyebilirsin ki? Yürümek istiyorum, salmış olduğum gücü ayaklarımdan zemine bastıra bastıra yürümek istiyorum sadece. Wild Panda, beni beklediğini biliyorum. İçerideki herkes için, ailem için, attığım her bir adımla kudretim daha fazla artıyor. Yürümek, bana yetmiyor, kaslarımın gerildiğini hissedebiliyorum. Attığım her bir adımla, hızım artıyor, koştura koştura ilerlemeye başlıyorum.

Güç Tanrısı, ait olduğu yere dönüyor.