V: Rodrigo, arkandan bakarken adamlarına tek bir işaret bile vermiyor. Silahlar odada, nefesler ölçülü, ama kimse yoluna çıkmıyor. Kapıya doğru yürürken arkanızdaki sessizlik, bir yenilginin değil, ertelenmiş bir hesabın sessizliği gibi duruyor. Tam çıkışa yaklaşırken Rodrigo’nun sesi arkandan geliyor. "Sterling." İsmini yine eski haliyle söylüyor, bu kez seni kışkırtmak için değil, bir not düşer gibi. "Koltuklarımızda oturmamıza sen izin verdin diyorsun. Güzel. O halde bir gün ayağa kalktığımızda ne yapacağını görmek isterim." Kadehini hafifçe kaldırıyor. "Git. Seni bekleyen insanlar var. Ve Vincent... Dost kaybettiğimi söylemiştim. Belki de yanılmışımdır. Belki yalnızca henüz aynı dili konuşmuyoruzdur." Odadan çıktığında arkan kapanıyor, ama o son cümle odanın sıcak ışığından çıkıp koridorun soğuk mermerine bastığın anda bile arkandan gelmeye devam ediyor gibi. Resepsiyondaki kadın seni bu kez başka bir asansöre yönlendiriyor. Asansör yukarı değil, yana gidiyor gibi hissettiriyor. Binanın içinde bir yerden başka bir yere değil, başka bir mantığa taşınıyorsun sanki.
Akira Kurosawa’nın alanına girdiğinde Rodrigo’nun dünyasından tamamen farklı bir yere adım attığını anlıyorsun. Rodrigo’nun odası zenginliğini sessizlikle gösteriyorsa, burası zenginliğini sahne kurarak gösteriyor. Zemin siyah parlak taş, tavan karanlık, duvarların bir kısmı pirinç kağıdı dokusunu andıran panellerle kaplı. Tavandan ince ince su sesi geliyor ama ortada su yok. Duvarlarda hareket eden gölgeler var, projektörlerle yaratılmış eski şehir manzaraları, yağmur altında yürüyen siluetler, kılıç çeken adamların donmuş anları. Odanın ortasında alçak bir masa, masanın üzerinde kusursuz dizilmiş çay takımı, yan tarafında ise minyatür bir maket şehir duruyor. Küçük binalar, sokaklar, köprüler. İlk bakışta sanat eseri gibi, ikinci bakışta operasyon haritası gibi. Akira ise o maketin başında oturuyor. Rodrigo gibi klasik bir mafya büyüğü değil. Daha zayıf, daha uzun, siyah ipek bir gömlek giymiş, omuzlarına açık renk bir haori bırakmış. Saçları ensesinde gevşekçe toplanmış. Yüzü genç değil ama yaşlı da durmuyor, sanki yıllar ona yaş eklemek yerine kenarlarını keskinleştirmiş. Sana bakmadan önce maket şehirdeki küçük bir arabayı cımbızla yerinden alıp başka bir sokağa koyuyor. Sonra gözlerini kaldırıyor. Bakışları ne sıcak ne soğuk. Daha çok, seni bir insan değil de sahneye giren yeni bir karakter gibi izliyor. "Vincent Bentley." diyor. "Rodrigo seni sinirlendirmiş. Bu şaşırtıcı değil. O adam konuşurken insan kendini mahkemede hisseder. Ben mahkeme sevmem. Mahkemede herkes rol yapar ama kimse rol yaptığını kabul etmez."
Seni oturmaya davet ediyor, masanın karşısındaki boş minderin tarafına bakıyor. Oturursan çayı kendi eliyle koyuyor, oturmazsan yine koyuyor, sadece fincanı masanın kenarında bırakıyor. "Bana neden geldiğini biliyorum." diyor, ama anlatmaya devam etmiyor. Önce çayın buharını izliyor, sonra maket şehirdeki küçük figürlerden birini kaldırıyor. Figürün altında kan kırmızısı küçük bir işaret var. "Amerikan hükümeti seni kullanmak istiyor. Meksikalılar seni yok etmek istiyor. Büyükler seni tartıyor. Sen ise aileni korumak istiyorsun. Güzel. Basit istekler en tehlikelileridir. Çünkü uğruna her şey yakılır." Elindeki figürü maketin dışına koyuyor. "Ben insanları güçlerine göre ayırmam. Güç herkeste olabilir. Bazıları yumrukla, bazıları parayla, bazıları dosyayla vurur. Ben ritme bakarım. Bir adam ne zaman susar, ne zaman konuşur, ne zaman saldırır, ne zaman bekler... Asıl kimliği oradadır." Sonra ilk kez gülümsüyor. Gülümsemesi nazik ama arkasında oyuncakla oynayan bir çocuk acımasızlığı var. "Senin ritmin bozuk değil, Vincent. Ama fazla yüksek. Fazla yüksek ses, bazen kendi müziğini duymanı engeller."
Konuşma ağır ilerlerken bir noktada parmaklarını şıklatıyor. Odanın sağ tarafındaki paneller usulca açılıyor ve içeri arka arkaya kadınlar giriyor. Hepsi Asyalı, hepsi birbirinden farklı bir güzellik taşıyor ama hiçbiri rastgele seçilmiş süs gibi durmuyor. Biri uzun siyah saçlarını dümdüz beline kadar indirmiş, kırmızı ipek bir elbiseyle yürüyor, adımları dansçı gibi sessiz. Bir diğeri kısa saçlı, keskin bakışlı, beyaz takım içinde, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme var, kulağındaki küçük cihaz gözünden kaçmıyor. Üçüncüsü daha genç görünüyor, pembe tonlarında zarif bir kıyafet giymiş, elinde küçük bir yelpaze taşıyor ama bileğinde ince bir bıçak izi var. Dördüncüsü dövmeli, kaslı, siyah deri bir üst giymiş, bakışları doğrudan ve meydan okur gibi. Sonuncusu ise neredeyse oyuncak bebek kadar kusursuz görünüyor, mavi saten elbisesi, inci tokası ve donuk sakinliğiyle en tehlikelisi o olabilir. Akira onları izlerken çayından bir yudum alıyor. "Biraz eğlenmek ister misin?" diyor, sesi ipek gibi yumuşak. "Seç, beğen, al. Ama yanlış anlama. Ben zevki yalnızca bedenle ölçmem. Kimi seçtiğin bana seni anlatacak. Güzelliği mi seçiyorsun, tehdidi mi, zekayı mı, itaati mi, yoksa seni öldürebilecek olanı mı?" Kadınlar sessizce diziliyor. Odanın kapıları kapanıyor. Akira’nın gözleri senin üzerinde.
Synapse: Adamın yüzünü kavradığında, masadaki bütün hava değişiyor. Az önce sizi ölçüp biçen, cümleleriyle baskı kurmaya çalışan adamın gözlerinde ilk kez gerçek bir rahatsızlık beliriyor. Çenesini sıkışınla birlikte omuzları geriliyor, elleri sandalyenin kenarını kavrıyor, ama asıl hata gözlerini kaçırmaya çalışması oluyor. Buna izin vermiyorsun. Bakışını yakaladığın anda Bio-Hack beynine iğne gibi giriyor. Önce sert bir direnç hissediyorsun, belli ki adamın zihni tamamen savunmasız değil. Disiplinli, eğitilmiş, panik anında bile düşünce akışını yavaşlatmaya çalışan biri. Ama bu sadece birkaç saniye sürüyor. Sonra kontrol noktalarından biri çatlıyor ve adamın bütün o ciddi duruşu yerini aşağılayıcı derecede ilkel bir komuta bırakıyor. Sandalyeden kayıp dizlerinin üstüne düşüyor. Önce boğazından boğuk bir ses çıkıyor, sonra bir anda size çocuk gibi yalvarmaya başlıyor. Kafenin ortasında, takım elbiseli, kontrollü, hükümet bağlantılı adam, elleri yerde, başı öne eğik, çocuk taklidi yaparak bir yandan da ağlıyor. "Yütfen bijim için çayışın! Yütfen çayışınnnn!" diye bağırıyor ve ellerini birleştiriyor. Robert’ın yüzü korku ile şaşkınlık arasında donup kalıyor. Cole ise bir anlığına bu manzaraya bakıp "AJDHJGD HASSİKTİR ÇOK KOMİK!" diye bağırıyor. Masanın etrafındaki sahte müşterilerden biri refleksle silahına davranıyor, cam kenarındaki adam gazetesini masaya fırlatıyor, kasaya yakın duran kadın ceketinin içinden kısa namlulu bir tabanca çıkarıyor. Dışarıdaki siyah aracın kapısı tamamen açılıyor. Yani şov tutuyor, ama aynı anda bütün alarm zillerini de çalıyor.
İlk kurşun masanın kenarını parçaladığı anda Cole senden ve Robert’tan önce hareket ediyor. Bedeni bir anlığına şişiyor, sonra parlak, koyu renkli, kabuk benzeri bir forma dönüşüyor. Kaplumbağa ile kurşun geçirmez bir polis protesto kalkanı arasında, saçma ama işlevsel bir şey. Sırtı genişliyor, derisi sertleşiyor, omuzlarından plakalar çıkıyor ve masanın üstüne devrilerek sizi önüne alıyor. Kurşunlar Cole’un kabuğuna çarptıkça metalik bir ses çıkıyor. Cole’un sesi kabuğun içinden boğuk geliyor. "Lan ne oldum ben amına koyayım?!" Robert hemen seni kolundan çekmeye çalışıyor, sesi telaşlı ama net. "Abla, kalkmamız lazım!" Masadaki adam hala havlıyor, ama Bio-Hack’in etkisi kurşun sesleri ve panik yüzünden dalgalanmaya başlıyor. Zihnini tutmaya devam edersen adamı kukla gibi kullanabilirsin, ama o sırada bedensel olarak açıkta kalıyorsun. Bırakırsan adam kendine gelir ve muhtemelen bütün kafeyi üstünüze kilitler. Dışarıdaki iki siluet kapıya yöneliyor, içerideki kadın masaların arasından daha iyi açı bulmaya çalışıyor, gazete okuyan adam ise sandalyeyi devirip yan taraftaki acil çıkış kapısına doğru hamle yapıyor. Bu da sana bir şeyi gösteriyor. Kaçış yolu var, ama kolay değil.
Cole kabuk formuyla öne sürünerek size kısa bir koridor açıyor. Robert, bir eliyle seni çekip bir eliyle Cole’un kenarından destek alarak acil çıkışa doğru ilerliyor. Arkadan gelen kurşunlar duvarları parçalıyor, kahve fincanları patlıyor, camlar kırılıyor, kafenin o steril ve kontrollü havası birkaç saniyede savaş alanına dönüyor. Masadaki adamın zihnindeki komutu son bir kez sıkıştırdığında, adam yalvarmayı bırakıp kendi adamlarından birinin bacağına sarılıyor ve çekiştiriyor. Bu birkaç saniyelik saçma kaos size mesafe kazandırıyor. Acil çıkış kapısına vardığınızda Robert kapıyı omzuyla itiyor, ama kapı dışarıdan kilitli. Cole kabuğunun altından homurdanıyor. "Ben bunu kırarım ama sizi açıkta bırakmam gerekiyor! Ne yapacağız lan?!" Tam o anda kapının üstündeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı sana göz kırpar gibi yanıp sönüyor. İçeride adamlar yaklaşıyor, dışarıdan da aracın kapılarının kapanma sesi geliyor. Masadaki adamın Bio-Hack etkisi çözülmek üzere, Cole kabuk formunda sizi koruyor ama hareket kabiliyeti sınırlı, Robert panikle kilide bakıyor. Önünde aynı anda üç şey beliriyor, kameraya ve kapı sistemine sızmak, adamın zihnini son kez zorlayıp kendi adamlarına saldırtmak, ya da Cole’un kaba kuvvetle kapıyı kırmasına izin verip arkanızdan gelecek kurşunları göze almak. Elbette Synapse olduğun için çok daha ilginç bir rota da bulabilirsin. Karar vermek için sadece birkaç saniyen var.
Akira Kurosawa’nın alanına girdiğinde Rodrigo’nun dünyasından tamamen farklı bir yere adım attığını anlıyorsun. Rodrigo’nun odası zenginliğini sessizlikle gösteriyorsa, burası zenginliğini sahne kurarak gösteriyor. Zemin siyah parlak taş, tavan karanlık, duvarların bir kısmı pirinç kağıdı dokusunu andıran panellerle kaplı. Tavandan ince ince su sesi geliyor ama ortada su yok. Duvarlarda hareket eden gölgeler var, projektörlerle yaratılmış eski şehir manzaraları, yağmur altında yürüyen siluetler, kılıç çeken adamların donmuş anları. Odanın ortasında alçak bir masa, masanın üzerinde kusursuz dizilmiş çay takımı, yan tarafında ise minyatür bir maket şehir duruyor. Küçük binalar, sokaklar, köprüler. İlk bakışta sanat eseri gibi, ikinci bakışta operasyon haritası gibi. Akira ise o maketin başında oturuyor. Rodrigo gibi klasik bir mafya büyüğü değil. Daha zayıf, daha uzun, siyah ipek bir gömlek giymiş, omuzlarına açık renk bir haori bırakmış. Saçları ensesinde gevşekçe toplanmış. Yüzü genç değil ama yaşlı da durmuyor, sanki yıllar ona yaş eklemek yerine kenarlarını keskinleştirmiş. Sana bakmadan önce maket şehirdeki küçük bir arabayı cımbızla yerinden alıp başka bir sokağa koyuyor. Sonra gözlerini kaldırıyor. Bakışları ne sıcak ne soğuk. Daha çok, seni bir insan değil de sahneye giren yeni bir karakter gibi izliyor. "Vincent Bentley." diyor. "Rodrigo seni sinirlendirmiş. Bu şaşırtıcı değil. O adam konuşurken insan kendini mahkemede hisseder. Ben mahkeme sevmem. Mahkemede herkes rol yapar ama kimse rol yaptığını kabul etmez."
Seni oturmaya davet ediyor, masanın karşısındaki boş minderin tarafına bakıyor. Oturursan çayı kendi eliyle koyuyor, oturmazsan yine koyuyor, sadece fincanı masanın kenarında bırakıyor. "Bana neden geldiğini biliyorum." diyor, ama anlatmaya devam etmiyor. Önce çayın buharını izliyor, sonra maket şehirdeki küçük figürlerden birini kaldırıyor. Figürün altında kan kırmızısı küçük bir işaret var. "Amerikan hükümeti seni kullanmak istiyor. Meksikalılar seni yok etmek istiyor. Büyükler seni tartıyor. Sen ise aileni korumak istiyorsun. Güzel. Basit istekler en tehlikelileridir. Çünkü uğruna her şey yakılır." Elindeki figürü maketin dışına koyuyor. "Ben insanları güçlerine göre ayırmam. Güç herkeste olabilir. Bazıları yumrukla, bazıları parayla, bazıları dosyayla vurur. Ben ritme bakarım. Bir adam ne zaman susar, ne zaman konuşur, ne zaman saldırır, ne zaman bekler... Asıl kimliği oradadır." Sonra ilk kez gülümsüyor. Gülümsemesi nazik ama arkasında oyuncakla oynayan bir çocuk acımasızlığı var. "Senin ritmin bozuk değil, Vincent. Ama fazla yüksek. Fazla yüksek ses, bazen kendi müziğini duymanı engeller."
Konuşma ağır ilerlerken bir noktada parmaklarını şıklatıyor. Odanın sağ tarafındaki paneller usulca açılıyor ve içeri arka arkaya kadınlar giriyor. Hepsi Asyalı, hepsi birbirinden farklı bir güzellik taşıyor ama hiçbiri rastgele seçilmiş süs gibi durmuyor. Biri uzun siyah saçlarını dümdüz beline kadar indirmiş, kırmızı ipek bir elbiseyle yürüyor, adımları dansçı gibi sessiz. Bir diğeri kısa saçlı, keskin bakışlı, beyaz takım içinde, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme var, kulağındaki küçük cihaz gözünden kaçmıyor. Üçüncüsü daha genç görünüyor, pembe tonlarında zarif bir kıyafet giymiş, elinde küçük bir yelpaze taşıyor ama bileğinde ince bir bıçak izi var. Dördüncüsü dövmeli, kaslı, siyah deri bir üst giymiş, bakışları doğrudan ve meydan okur gibi. Sonuncusu ise neredeyse oyuncak bebek kadar kusursuz görünüyor, mavi saten elbisesi, inci tokası ve donuk sakinliğiyle en tehlikelisi o olabilir. Akira onları izlerken çayından bir yudum alıyor. "Biraz eğlenmek ister misin?" diyor, sesi ipek gibi yumuşak. "Seç, beğen, al. Ama yanlış anlama. Ben zevki yalnızca bedenle ölçmem. Kimi seçtiğin bana seni anlatacak. Güzelliği mi seçiyorsun, tehdidi mi, zekayı mı, itaati mi, yoksa seni öldürebilecek olanı mı?" Kadınlar sessizce diziliyor. Odanın kapıları kapanıyor. Akira’nın gözleri senin üzerinde.
Synapse: Adamın yüzünü kavradığında, masadaki bütün hava değişiyor. Az önce sizi ölçüp biçen, cümleleriyle baskı kurmaya çalışan adamın gözlerinde ilk kez gerçek bir rahatsızlık beliriyor. Çenesini sıkışınla birlikte omuzları geriliyor, elleri sandalyenin kenarını kavrıyor, ama asıl hata gözlerini kaçırmaya çalışması oluyor. Buna izin vermiyorsun. Bakışını yakaladığın anda Bio-Hack beynine iğne gibi giriyor. Önce sert bir direnç hissediyorsun, belli ki adamın zihni tamamen savunmasız değil. Disiplinli, eğitilmiş, panik anında bile düşünce akışını yavaşlatmaya çalışan biri. Ama bu sadece birkaç saniye sürüyor. Sonra kontrol noktalarından biri çatlıyor ve adamın bütün o ciddi duruşu yerini aşağılayıcı derecede ilkel bir komuta bırakıyor. Sandalyeden kayıp dizlerinin üstüne düşüyor. Önce boğazından boğuk bir ses çıkıyor, sonra bir anda size çocuk gibi yalvarmaya başlıyor. Kafenin ortasında, takım elbiseli, kontrollü, hükümet bağlantılı adam, elleri yerde, başı öne eğik, çocuk taklidi yaparak bir yandan da ağlıyor. "Yütfen bijim için çayışın! Yütfen çayışınnnn!" diye bağırıyor ve ellerini birleştiriyor. Robert’ın yüzü korku ile şaşkınlık arasında donup kalıyor. Cole ise bir anlığına bu manzaraya bakıp "AJDHJGD HASSİKTİR ÇOK KOMİK!" diye bağırıyor. Masanın etrafındaki sahte müşterilerden biri refleksle silahına davranıyor, cam kenarındaki adam gazetesini masaya fırlatıyor, kasaya yakın duran kadın ceketinin içinden kısa namlulu bir tabanca çıkarıyor. Dışarıdaki siyah aracın kapısı tamamen açılıyor. Yani şov tutuyor, ama aynı anda bütün alarm zillerini de çalıyor.
İlk kurşun masanın kenarını parçaladığı anda Cole senden ve Robert’tan önce hareket ediyor. Bedeni bir anlığına şişiyor, sonra parlak, koyu renkli, kabuk benzeri bir forma dönüşüyor. Kaplumbağa ile kurşun geçirmez bir polis protesto kalkanı arasında, saçma ama işlevsel bir şey. Sırtı genişliyor, derisi sertleşiyor, omuzlarından plakalar çıkıyor ve masanın üstüne devrilerek sizi önüne alıyor. Kurşunlar Cole’un kabuğuna çarptıkça metalik bir ses çıkıyor. Cole’un sesi kabuğun içinden boğuk geliyor. "Lan ne oldum ben amına koyayım?!" Robert hemen seni kolundan çekmeye çalışıyor, sesi telaşlı ama net. "Abla, kalkmamız lazım!" Masadaki adam hala havlıyor, ama Bio-Hack’in etkisi kurşun sesleri ve panik yüzünden dalgalanmaya başlıyor. Zihnini tutmaya devam edersen adamı kukla gibi kullanabilirsin, ama o sırada bedensel olarak açıkta kalıyorsun. Bırakırsan adam kendine gelir ve muhtemelen bütün kafeyi üstünüze kilitler. Dışarıdaki iki siluet kapıya yöneliyor, içerideki kadın masaların arasından daha iyi açı bulmaya çalışıyor, gazete okuyan adam ise sandalyeyi devirip yan taraftaki acil çıkış kapısına doğru hamle yapıyor. Bu da sana bir şeyi gösteriyor. Kaçış yolu var, ama kolay değil.
Cole kabuk formuyla öne sürünerek size kısa bir koridor açıyor. Robert, bir eliyle seni çekip bir eliyle Cole’un kenarından destek alarak acil çıkışa doğru ilerliyor. Arkadan gelen kurşunlar duvarları parçalıyor, kahve fincanları patlıyor, camlar kırılıyor, kafenin o steril ve kontrollü havası birkaç saniyede savaş alanına dönüyor. Masadaki adamın zihnindeki komutu son bir kez sıkıştırdığında, adam yalvarmayı bırakıp kendi adamlarından birinin bacağına sarılıyor ve çekiştiriyor. Bu birkaç saniyelik saçma kaos size mesafe kazandırıyor. Acil çıkış kapısına vardığınızda Robert kapıyı omzuyla itiyor, ama kapı dışarıdan kilitli. Cole kabuğunun altından homurdanıyor. "Ben bunu kırarım ama sizi açıkta bırakmam gerekiyor! Ne yapacağız lan?!" Tam o anda kapının üstündeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı sana göz kırpar gibi yanıp sönüyor. İçeride adamlar yaklaşıyor, dışarıdan da aracın kapılarının kapanma sesi geliyor. Masadaki adamın Bio-Hack etkisi çözülmek üzere, Cole kabuk formunda sizi koruyor ama hareket kabiliyeti sınırlı, Robert panikle kilide bakıyor. Önünde aynı anda üç şey beliriyor, kameraya ve kapı sistemine sızmak, adamın zihnini son kez zorlayıp kendi adamlarına saldırtmak, ya da Cole’un kaba kuvvetle kapıyı kırmasına izin verip arkanızdan gelecek kurşunları göze almak. Elbette Synapse olduğun için çok daha ilginç bir rota da bulabilirsin. Karar vermek için sadece birkaç saniyen var.




