[American Gods] Bunu Yazan Tosun, Okuyana Kosun

User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

V: Rodrigo, arkandan bakarken adamlarına tek bir işaret bile vermiyor. Silahlar odada, nefesler ölçülü, ama kimse yoluna çıkmıyor. Kapıya doğru yürürken arkanızdaki sessizlik, bir yenilginin değil, ertelenmiş bir hesabın sessizliği gibi duruyor. Tam çıkışa yaklaşırken Rodrigo’nun sesi arkandan geliyor. "Sterling." İsmini yine eski haliyle söylüyor, bu kez seni kışkırtmak için değil, bir not düşer gibi. "Koltuklarımızda oturmamıza sen izin verdin diyorsun. Güzel. O halde bir gün ayağa kalktığımızda ne yapacağını görmek isterim." Kadehini hafifçe kaldırıyor. "Git. Seni bekleyen insanlar var. Ve Vincent... Dost kaybettiğimi söylemiştim. Belki de yanılmışımdır. Belki yalnızca henüz aynı dili konuşmuyoruzdur." Odadan çıktığında arkan kapanıyor, ama o son cümle odanın sıcak ışığından çıkıp koridorun soğuk mermerine bastığın anda bile arkandan gelmeye devam ediyor gibi. Resepsiyondaki kadın seni bu kez başka bir asansöre yönlendiriyor. Asansör yukarı değil, yana gidiyor gibi hissettiriyor. Binanın içinde bir yerden başka bir yere değil, başka bir mantığa taşınıyorsun sanki.

Akira Kurosawa’nın alanına girdiğinde Rodrigo’nun dünyasından tamamen farklı bir yere adım attığını anlıyorsun. Rodrigo’nun odası zenginliğini sessizlikle gösteriyorsa, burası zenginliğini sahne kurarak gösteriyor. Zemin siyah parlak taş, tavan karanlık, duvarların bir kısmı pirinç kağıdı dokusunu andıran panellerle kaplı. Tavandan ince ince su sesi geliyor ama ortada su yok. Duvarlarda hareket eden gölgeler var, projektörlerle yaratılmış eski şehir manzaraları, yağmur altında yürüyen siluetler, kılıç çeken adamların donmuş anları. Odanın ortasında alçak bir masa, masanın üzerinde kusursuz dizilmiş çay takımı, yan tarafında ise minyatür bir maket şehir duruyor. Küçük binalar, sokaklar, köprüler. İlk bakışta sanat eseri gibi, ikinci bakışta operasyon haritası gibi. Akira ise o maketin başında oturuyor. Rodrigo gibi klasik bir mafya büyüğü değil. Daha zayıf, daha uzun, siyah ipek bir gömlek giymiş, omuzlarına açık renk bir haori bırakmış. Saçları ensesinde gevşekçe toplanmış. Yüzü genç değil ama yaşlı da durmuyor, sanki yıllar ona yaş eklemek yerine kenarlarını keskinleştirmiş. Sana bakmadan önce maket şehirdeki küçük bir arabayı cımbızla yerinden alıp başka bir sokağa koyuyor. Sonra gözlerini kaldırıyor. Bakışları ne sıcak ne soğuk. Daha çok, seni bir insan değil de sahneye giren yeni bir karakter gibi izliyor. "Vincent Bentley." diyor. "Rodrigo seni sinirlendirmiş. Bu şaşırtıcı değil. O adam konuşurken insan kendini mahkemede hisseder. Ben mahkeme sevmem. Mahkemede herkes rol yapar ama kimse rol yaptığını kabul etmez."

Seni oturmaya davet ediyor, masanın karşısındaki boş minderin tarafına bakıyor. Oturursan çayı kendi eliyle koyuyor, oturmazsan yine koyuyor, sadece fincanı masanın kenarında bırakıyor. "Bana neden geldiğini biliyorum." diyor, ama anlatmaya devam etmiyor. Önce çayın buharını izliyor, sonra maket şehirdeki küçük figürlerden birini kaldırıyor. Figürün altında kan kırmızısı küçük bir işaret var. "Amerikan hükümeti seni kullanmak istiyor. Meksikalılar seni yok etmek istiyor. Büyükler seni tartıyor. Sen ise aileni korumak istiyorsun. Güzel. Basit istekler en tehlikelileridir. Çünkü uğruna her şey yakılır." Elindeki figürü maketin dışına koyuyor. "Ben insanları güçlerine göre ayırmam. Güç herkeste olabilir. Bazıları yumrukla, bazıları parayla, bazıları dosyayla vurur. Ben ritme bakarım. Bir adam ne zaman susar, ne zaman konuşur, ne zaman saldırır, ne zaman bekler... Asıl kimliği oradadır." Sonra ilk kez gülümsüyor. Gülümsemesi nazik ama arkasında oyuncakla oynayan bir çocuk acımasızlığı var. "Senin ritmin bozuk değil, Vincent. Ama fazla yüksek. Fazla yüksek ses, bazen kendi müziğini duymanı engeller."

Konuşma ağır ilerlerken bir noktada parmaklarını şıklatıyor. Odanın sağ tarafındaki paneller usulca açılıyor ve içeri arka arkaya kadınlar giriyor. Hepsi Asyalı, hepsi birbirinden farklı bir güzellik taşıyor ama hiçbiri rastgele seçilmiş süs gibi durmuyor. Biri uzun siyah saçlarını dümdüz beline kadar indirmiş, kırmızı ipek bir elbiseyle yürüyor, adımları dansçı gibi sessiz. Bir diğeri kısa saçlı, keskin bakışlı, beyaz takım içinde, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme var, kulağındaki küçük cihaz gözünden kaçmıyor. Üçüncüsü daha genç görünüyor, pembe tonlarında zarif bir kıyafet giymiş, elinde küçük bir yelpaze taşıyor ama bileğinde ince bir bıçak izi var. Dördüncüsü dövmeli, kaslı, siyah deri bir üst giymiş, bakışları doğrudan ve meydan okur gibi. Sonuncusu ise neredeyse oyuncak bebek kadar kusursuz görünüyor, mavi saten elbisesi, inci tokası ve donuk sakinliğiyle en tehlikelisi o olabilir. Akira onları izlerken çayından bir yudum alıyor. "Biraz eğlenmek ister misin?" diyor, sesi ipek gibi yumuşak. "Seç, beğen, al. Ama yanlış anlama. Ben zevki yalnızca bedenle ölçmem. Kimi seçtiğin bana seni anlatacak. Güzelliği mi seçiyorsun, tehdidi mi, zekayı mı, itaati mi, yoksa seni öldürebilecek olanı mı?" Kadınlar sessizce diziliyor. Odanın kapıları kapanıyor. Akira’nın gözleri senin üzerinde.

Synapse: Adamın yüzünü kavradığında, masadaki bütün hava değişiyor. Az önce sizi ölçüp biçen, cümleleriyle baskı kurmaya çalışan adamın gözlerinde ilk kez gerçek bir rahatsızlık beliriyor. Çenesini sıkışınla birlikte omuzları geriliyor, elleri sandalyenin kenarını kavrıyor, ama asıl hata gözlerini kaçırmaya çalışması oluyor. Buna izin vermiyorsun. Bakışını yakaladığın anda Bio-Hack beynine iğne gibi giriyor. Önce sert bir direnç hissediyorsun, belli ki adamın zihni tamamen savunmasız değil. Disiplinli, eğitilmiş, panik anında bile düşünce akışını yavaşlatmaya çalışan biri. Ama bu sadece birkaç saniye sürüyor. Sonra kontrol noktalarından biri çatlıyor ve adamın bütün o ciddi duruşu yerini aşağılayıcı derecede ilkel bir komuta bırakıyor. Sandalyeden kayıp dizlerinin üstüne düşüyor. Önce boğazından boğuk bir ses çıkıyor, sonra bir anda size çocuk gibi yalvarmaya başlıyor. Kafenin ortasında, takım elbiseli, kontrollü, hükümet bağlantılı adam, elleri yerde, başı öne eğik, çocuk taklidi yaparak bir yandan da ağlıyor. "Yütfen bijim için çayışın! Yütfen çayışınnnn!" diye bağırıyor ve ellerini birleştiriyor. Robert’ın yüzü korku ile şaşkınlık arasında donup kalıyor. Cole ise bir anlığına bu manzaraya bakıp "AJDHJGD HASSİKTİR ÇOK KOMİK!" diye bağırıyor. Masanın etrafındaki sahte müşterilerden biri refleksle silahına davranıyor, cam kenarındaki adam gazetesini masaya fırlatıyor, kasaya yakın duran kadın ceketinin içinden kısa namlulu bir tabanca çıkarıyor. Dışarıdaki siyah aracın kapısı tamamen açılıyor. Yani şov tutuyor, ama aynı anda bütün alarm zillerini de çalıyor.

İlk kurşun masanın kenarını parçaladığı anda Cole senden ve Robert’tan önce hareket ediyor. Bedeni bir anlığına şişiyor, sonra parlak, koyu renkli, kabuk benzeri bir forma dönüşüyor. Kaplumbağa ile kurşun geçirmez bir polis protesto kalkanı arasında, saçma ama işlevsel bir şey. Sırtı genişliyor, derisi sertleşiyor, omuzlarından plakalar çıkıyor ve masanın üstüne devrilerek sizi önüne alıyor. Kurşunlar Cole’un kabuğuna çarptıkça metalik bir ses çıkıyor. Cole’un sesi kabuğun içinden boğuk geliyor. "Lan ne oldum ben amına koyayım?!" Robert hemen seni kolundan çekmeye çalışıyor, sesi telaşlı ama net. "Abla, kalkmamız lazım!" Masadaki adam hala havlıyor, ama Bio-Hack’in etkisi kurşun sesleri ve panik yüzünden dalgalanmaya başlıyor. Zihnini tutmaya devam edersen adamı kukla gibi kullanabilirsin, ama o sırada bedensel olarak açıkta kalıyorsun. Bırakırsan adam kendine gelir ve muhtemelen bütün kafeyi üstünüze kilitler. Dışarıdaki iki siluet kapıya yöneliyor, içerideki kadın masaların arasından daha iyi açı bulmaya çalışıyor, gazete okuyan adam ise sandalyeyi devirip yan taraftaki acil çıkış kapısına doğru hamle yapıyor. Bu da sana bir şeyi gösteriyor. Kaçış yolu var, ama kolay değil.

Cole kabuk formuyla öne sürünerek size kısa bir koridor açıyor. Robert, bir eliyle seni çekip bir eliyle Cole’un kenarından destek alarak acil çıkışa doğru ilerliyor. Arkadan gelen kurşunlar duvarları parçalıyor, kahve fincanları patlıyor, camlar kırılıyor, kafenin o steril ve kontrollü havası birkaç saniyede savaş alanına dönüyor. Masadaki adamın zihnindeki komutu son bir kez sıkıştırdığında, adam yalvarmayı bırakıp kendi adamlarından birinin bacağına sarılıyor ve çekiştiriyor. Bu birkaç saniyelik saçma kaos size mesafe kazandırıyor. Acil çıkış kapısına vardığınızda Robert kapıyı omzuyla itiyor, ama kapı dışarıdan kilitli. Cole kabuğunun altından homurdanıyor. "Ben bunu kırarım ama sizi açıkta bırakmam gerekiyor! Ne yapacağız lan?!" Tam o anda kapının üstündeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı sana göz kırpar gibi yanıp sönüyor. İçeride adamlar yaklaşıyor, dışarıdan da aracın kapılarının kapanma sesi geliyor. Masadaki adamın Bio-Hack etkisi çözülmek üzere, Cole kabuk formunda sizi koruyor ama hareket kabiliyeti sınırlı, Robert panikle kilide bakıyor. Önünde aynı anda üç şey beliriyor, kameraya ve kapı sistemine sızmak, adamın zihnini son kez zorlayıp kendi adamlarına saldırtmak, ya da Cole’un kaba kuvvetle kapıyı kırmasına izin verip arkanızdan gelecek kurşunları göze almak. Elbette Synapse olduğun için çok daha ilginç bir rota da bulabilirsin. Karar vermek için sadece birkaç saniyen var.
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52

Adam çadırı kurmuş olmalıydı ki fıkır fıkır oynaşıyordu Hazel'ın altında. Yüzünde çok rahatsız olmuş bir ifade vardı. Yaaa, tehdit edilince Hazel da öyle rahatsız olmuştu işte! Gözlerini kaçırmaya çalıştığı anda onu çenesinden daha da sıkı yakaladı. Bir an yetmişti zaten. Tek bir bakışı ile zihninin içindeydi. Sahip olduğu bilgilerle ilgilenmemişti bile. Onları direkt alsa çok sıkıcı olmaz mıydı? Onun yerine planı daha eğlenceliydi. Yalvartmak. Bebek gibi yalvartmak. Koskoca hükümet adamı sandalyeden düşüp dizlerinin üzerine çökerek ellerini çocuk gibi çırpmaya başlayınca Hazel tüm mekanda çınlanan bir kahkaha kopardı. "Tamam tamam bu kadar yalvarıyorsan yardım ederiz tabi." Hazel'ın kahkahasına Cole da eşlik edince iyice şenlenmişti.

Ne olduysa o anda oldu. Bir anda tüm aktörler silahlarına davranıp ateş açmaya başladılar. "Ay n'oluyo be!" Cole bir anda bedenini şişirerek şişme yatakla kalkan arası garip bir şeye dönüşmüştü. Biraz da kaplumbağa gibiydi eğer o yeşillik kurbağalığından kalmadıysa. Robert da bir yandan onu çekiştirmeye başlamıştı. "Yav ateş etmeyin! Yalvarınca kabul edecektim ki ben?! Domine etmek istedim sadece tehdit edilince. Aaaaaaa!" Hazel bir yandan kaçıyor bir yandan söyleniyordu.

Onlar çıkışa doğru koştururken kurşunlar havada uçuşuyor, bardaklar patlayıp etrafa saçılıyordu. "Ananı ya ananı! The Boys debutumdan beridir böyle şey görmedim ben!" Yalvaran adamı son dakikada birisine yönlendirmişti de onun bacağına yapışarak bir süre vakit kazandırmıştı onlara. Çıkış kapısı kilitliydi. Cole kırabileceğini söylemişti ama o zaman da kurşun yağmuruna tutulurlardı. Kapının üstünde güvenlik kamerası vardı. Bingo! "Aşko ben bunu hacklerim." Hazel hemen kendini kamera sistemine girmeye hazırladı. Herifle işi bitmişti zaten. Kamera sisteminden binanın tüm sistemine girerek onları kurtarabilirdi.
Image
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Arkamı dönüp gideceğim sırada, Rodrigo’nun bana gerçek ismimle ikinci kere seslenmiş olmasıyla kapının eşiğinde bekledim. Onun yüzüne bakmaya bile tenezzül göstermiyordum. “Bir kere daha gerçek ismimi kullanırsan, o koltuktan ayağa bile kalkamayacak duruma gelirsin.” dedikten sonra o soğuk mermerlere doğru adımımı attım. Şimdi sırada Akira Kurosawa vardı. Bu adamın Rodrigo’dan farkı, zenginliği çok daha farklı bir yolla gösteriyor olmasıydı. Bir yandan, bir Japona yakışır bir şekilde dizayn edilmişti, ancak altı Amerika’nın o gücünü bağırıyordu. Rodrigo’nun aksine bu adam klasik bir mafya profili çizmiyordu, çok daha farklı bir aurası vardı. İlk cümleleri, Rodrigo’nun beni sinirlendirdiği gerçeğiyle başlıyordu. Burada her şey ne kadar hızlı yayılıyordu. Beni oturmaya davet ettiğinde, onun oturmasından sonra sakince bağdaş kurarak oturmuştum karşısına. Çay koyduğu fincanı, sağ elimle hafifçe avucumun içine alıp, gözlerinin içine bakarak konuşmasını dinlemeye devam ettim.

Akira, normalden çok daha fazlasını biliyordu. Ailemi korumak istediğimi, Amerikan Hükümeti ve Meksikalılar ile yaşadığım durumu. İnsanları güçlerine göre ayırmadığını, ritme baktığını söylüyordu. İlginç bir argümandı. Bir adamın ne zaman susacağını, ne zaman konuşacağını, ne zaman saldıracağını ve ne zaman bekleyeceğini, her şeyini tartarak ilerliyordu. Gerçek bir kimliğin bu şekilde ortaya çıktığını iddia ediyordu. Benim ritmimin ise bozuk olmadığını, ancak fazla yüksek olduğunu söylüyordu. Fazla yüksek sesin, kendi müziğimi duymamı engelleyebileceğini söylüyordu. Buna inanmıyordum. Bir cevap vermeyi düşündüğüm sırada, parmağını şıklatmasıyla birlikte içeriye kadınlar girmeye başlamıştı. Bunlardan bir tanesi, siyah saçlarını beline kadar indirmiş, kırmızı bir elbise giyiyordu, dikkatimi çeken şeyse adımlarının çok sessiz olmasıydı. Bir diğeri, kısa saçlı, keskin bir şekilde bakıyordu, suratına oturmuş o belirsiz gülümseme kendini belli ederken, kulağında küçük bir cihaz vardı. Üçüncüsü ise daha gençti, ancak bileğinde ince bir bıçak izi taşıyordu. Dördüncü ise dövmeli, kaslı, bakışları direkt bana meydan okuyan bir tipti. Sonuncu ise en kusursuz görünen, sakinliği ile birlikte en tehlikeli durandı.

Akira çayından bir yudum aldıktan sonra, hangisini tercih edeceğimi sormuştu. Nötr bakışlarımı onun gözlerinin içine doğru tuttuktan sonra, çayımdan bir yudum alıp mideme indirdim. “Ben insanları nasıl göründükleri veya bana ne hissettiklerine göre tercih etmem.” dedikten sonra yavaşça ayağa kalktım. Kadınların gözlerine teker teker baktıktan sonra, gücümü yavaşça salmaya başladım. Vücudumun etrafını mosmor bir aura kaplamaya başlarken, gücümün sadece %2 sini açığa çıkarıyordum. Yüzümde hafif bir gülümseme oluştuğunda, gücümün hepsini algılarımı açması için yönlendirdim. Bir yandan, sağ yumruğumu deli gibi sıkıyordum. İşte şimdi, sadakatin kendisini görmek istiyordum. İlk öne atılacak kişiyi görmem gerekiyordu. İlk eylemi yapacak o kişi. Ölüme atlayacak o yegane kişi. Arkasından takip edenleri değil, öne yol açanı. Sağ elimi kaldırırken, yumruğumu Akira’ya doğru yönelttim. İşte öne atlayacak o ilk kişiyi bir anda yumruğumu indirip, boğazından yakalayacak ve sonrasında Akira’ya göstereceğim.

“Ben bunu seçerim, sadakati için ölüme gidecek ilk kişiyi.”
Image
User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

Synapse: Kameranın kırmızı ışığına odaklandığın anda etrafındaki kurşun sesi birkaç saniyeliğine boğuklaşır gibi oluyor. Cole’un kalkanımsı, şişkin formuna saplanan mermiler metalik ve tok seslerle yankılanırken, Robert seni kolundan çekmeye devam ediyor ama sen zihnini güvenlik sisteminin ince damarlarına doğru uzatıyorsun. Kamera, kafe içindeki sisteme bağlı, oradan kapı kilidine, yangın alarmına, ışıklara ve hatta dışarıdaki otopark bariyerine kadar uzanan bir ağ var. İlk temas sert oluyor. Sistem basit değil, ama tamamen askeri seviye de değil. Daha çok aceleyle güçlendirilmiş, özel güvenlik mantığıyla kurulmuş bir düzenek. Kendini kapı kilidinin motoruna kadar itiyorsun. Bir anda elektronik sistemin içinden geçen akımı avucunun içindeymiş gibi hissediyorsun, küçük bir kıvılcım, küçük bir itme, ve voila. Kapının kilidi önce titriyor, sonra tiz bir sesle açılıyor. Aynı anda kameraları kısa bir döngüye alıyorsun, birkaç saniyeliğine görüntüde siz kapının önünde sıkışmış gibi görüneceksiniz. Bu minik hile sana gereken aralığı veriyor. Kapı açılır açılmaz Robert seni dışarı doğru çekiyor, Cole ise dev kabuk formuyla geri geri sürünerek kapıyı kapatmaya çalışıyor. İçeriden gelen adamlar, kayıt görüntüsüne güvenip bir an yanlış yöne ateş ediyorlar. O birkaç saniyelik saçmalık hayat kurtarıyor. "Ben bu formdan çıkınca belim kalmayacak, haberiniz olsun!" diye bağırıyor Cole, sesi kabuğun içinden boğuk ve komik geliyor. Robert ise dişlerini sıkarak seni çekmeye devam ediyor. "Abla koş, koş, koş! Bu sefer gerçekten koş!" diyor. Arka sokağa çıktığınızda kafenin arkasının hiç de ön tarafı kadar temiz olmadığını görüyorsun. Çöp konteynerleri, klima motorları, ıslak beton, duvarlara yapışmış eski ilanlar ve üst katlardan sarkan yangın merdivenleri var. Arkadan kapı tekmeleniyor, içerideki adamlar gecikmeyi fark etmiş. Cole sonunda insan formuna dönerken yere neredeyse yüzüstü kapaklanıyor, kıyafetleri yamulmuş, saçları dağılmış, nefes nefese. Yine de ağzı durmuyor. "Bakın, normalde bu kadar dramatik kaçmam. Ben daha zarif kaçarım. Bugün ekip dinamiği yüzünden oldu." Robert ona bakmaya bile vakit bulamıyor. "Kes sesini de arabaya bin!"

Arabaya ulaşana kadar arkanızdaki sesler çoğalıyor. Kafe çıkışından iki adam çıkıyor, biri telsize bir şey söylüyor, diğeri doğrudan size doğru koşuyor. Sen otopark bariyerine sızıp onu ters çalıştırıyorsun; bariyer aşağı ineceğine hızla yukarı fırlıyor ve peşinizdeki adamın çenesine çarpıyor. Adam yere devrilirken Cole keyifle oha der gibi bir ses çıkarıyor. Robert direksiyona atlıyor, Cole arka koltuğa kendini fırlatıyor, sen de arabaya bindiğin anda kapıyı kapatıyorsun. Motor çalışıyor ama tam çıkışa yöneldiğinizde siyah araç yola kırıp önünüzü kesiyor. Robert’ın yüzü bir anda değişiyor. O çocuk hali gidiyor, yerine panikle karışık bir kararlılık geliyor. Ellerini direksiyondan çekmeden derin bir nefes alıyor. Önce ne yapacağını anlamıyorsun, sonra göğsünün kabardığını görüyorsun. "Kulaklarınızı kapatın!" diye bağırıyor. Sesini kullandığı anda önünüzdeki aracın camları içeri doğru patlıyor, kaput titriyor, lastiklerden biri yarılıyor, araç yana doğru savruluyor. Basınç dalgası yalnızca arabayı değil, yakındaki birkaç dükkanın alarmını da tetikliyor. Bir kuyumcu alarmı ötmeye başlıyor, ardından kafenin alarmı, sonra sokak köşesindeki park halindeki bir polis aracının sireni. Cole arka koltukta iki eliyle kulaklarını tutmuş halde dikiliyor. "Bu çok havalıydı ama aynı zamanda yarrağı yedik, değil mi?" diyor. Cevabı hemen geliyor, köşeden iki yerel polis arabası dönüyor. Birinin tepesindeki ışıklar yanıyor, megafondan boğuk bir ses yükseliyor. Robert’ın gözleri aynaya kayıyor, yüzü bembeyaz kesiliyor. "Abla... sanırım bu kez hükümet değil, direkt normal polis peşimizde."

Bir anda durum, hükümet komplosundan mahalle kovalamacasına düşüyor ve bu saçmalığın içinde kalıyorsun. Arkada kafedeki silahlı adamlar, önde yerel polisler, yanınızda alarmı öten dükkanlar, arka koltukta panikten yine neye dönüşeceği belli olmayan Cole. Robert arabayı hareket ettiriyor ama hangi yöne kıracağını senden bekliyor gibi. Ana caddeye çıkarsanız polisler daha hızlı peşinize takılacak. Dar ara sokaklara girerseniz kafe adamlarını kaybettirebilirsiniz ama Robert’ın ses dalgasıyla tetiklediği alarmlar bütün bölgeyi uyandırmış durumda. Cole, arka koltuktan senin omzuna doğru eğiliyor. "Ben küçük bir şeye dönüşüp kaçabilirim ama beni ahlaksızca terk etmekle suçlarsınız diye korkuyorum." Robert ise direksiyonu sıkıyor, nefesi hızlanıyor. "Abla, karar ver. Polisle mi uğraşıyoruz, adamları mı ekiyoruz, yoksa arabayı bırakıp dağılıyor muyuz?" Tam o sırada telefonun titriyor. Ekranda bilinmeyen bir numara beliriyor ve tek satırlık bir mesaj düşüyor. "Yanlış hamle. Şimdi herkes sizi gördü." Arkadaki polis sireni yaklaşırken önünüzdeki trafik ışığı kırmızıya dönüyor. Karar vermek için birkaç saniyen var.

V: Gücünün mor baskısı odanın içine yayıldığında, kadınların tepkileri birbirinden hemen ayrılıyor. Kırmızı ipek elbiseli olan nefesini tutuyor ama adım atmıyor. Kısa saçlı, beyaz takım giymiş kadın kulağındaki küçük cihaza dokunacak gibi oluyor, sonra vazgeçiyor. Pembe tonlarındaki genç kadın gözlerini yere indiriyor. Mavi saten elbiseli olan ise neredeyse hiç kıpırdamıyor, yalnızca kirpikleri bir kez titriyor. Ama dövmeli olan... o beklemiyor. Sen yumruğunu Akira’ya doğrulttuğun anda, sanki bu hamleyi önceden bekliyormuş gibi öne çıkıyor. Kaslı bedeni bir refleks değil, karar gibi hareket ediyor. Topukları zemine sessiz basıyor, omuzları öne kapanmıyor, tam aksine göğsünü hedefe açarak seninle Akira’nın arasına giriyor. Boynundan omzuna uzanan siyah mürekkep dövmeler, ışığın altında canlı bir şey gibi kıpırdıyor. Sağ kolunda ejderha pullarını andıran bir motif, sol köprücük kemiğinin altında ise küçük, eski bir yanık izi var. Diğerlerinin yanında süs gibi değil, bıçak gibi duruyor. Yumruğun inmeden önce sen elini değiştirip boğazına uzandığında, kaçmıyor. Bileğini kavramaya çalışıyor ama gücünle karşılaşınca eli bir an geriye itiliyor. Yine de korkmuyor. Parmakların boğazına kapandığında çenesi hafifçe kalkıyor, nefesi kısılıyor ama gözlerini senden ayırmıyor. Bu, ölümden korkmayan birinin bakışı değil. Daha kötü bir şeye çoktan alışmış birinin bakışı.

Akira, bütün bu anı çayından bir yudum alarak izliyor. Yüzünde çocukça bir eğlence değil, koleksiyonuna yeni eklenen bir parçayı inceleyen bir adamın memnuniyeti var. "Demek bunu seçtin." diyor, sesi pürüzsüz ve sıcak. "İlginç. Çoğu adam güzeli seçer. Bazısı tehlikeli görüneni seçer. Sen sadakatin ilk hareketini seçtin. Ama dikkat et, Vincent. Bazen sadakat ile çaresizlik aynı adımla yürür." Dövmeli kadına bakıyor. "Reina." Kadın, boğazı hala elinin altında olmasına rağmen Akira’nın sesine küçük bir baş hareketiyle cevap veriyor. Akira çay fincanını yerine bırakıyor. "Benimle gerçekten konuşmak istiyorsan, önce onun ellerinden geçmelisin. Kaba kuvvetin ne kadar büyük olduğunu zaten biliyoruz. Ben daha çok ritmini merak ediyorum. Bir enstrüman çok yüksek çalabilir, ama doğru anda susabiliyor mu, onu görmek isterim." Reina’nın boğazındaki nabız parmaklarının altında hızlı atıyor. Akira ise sanki bunu da görüyor gibi hafifçe gülümsüyor. "Onu öldürürsen görüşmemiz biter. O seni öldürmeye çalışırsa, bu onun hakkı. Sen ayakta kalırsan, sana gerçekten ne bildiğimi söylerim."

Reina, Akira’nın odasından çıktıktan sonra sana tek kelime etmeden koridor boyunca rehberlik ediyor. Az önceki dövüş alanındaki keskinliği hala üzerinde, ama burada yürüyüşü daha farklı. Daha sessiz, daha kontrollü, daha fazla rol yapılmış bir zarafet taşıyor. Binanın bu tarafı Rodrigo’nun soğuk lüksünden de, Akira’nın sahne gibi kurulmuş odasından da ayrı bir yerde duruyor. Koridor daha sıcak ışıklı, duvarlar daha yumuşak renkli, kapılar numarasız. Dışarıdaki dünyanın pisliği burada yok, ama temizliğin kendisi de rahatlatıcı değil, fazla pahalı kokular, fazla yumuşak müzik, fazla iyi hazırlanmış bir mahremiyet hissi var. Reina bir kapının önünde durup küçük bir kartla kilidi açıyor. İçerisi geniş ama boğucu derecede kapalı bir özel oda. Ahşap zemin, alçak ışıklar, sıcak havlular, yağ şişeleri, geniş bir masaj yatağı, köşede buhar veren küçük bir küvet ve duvarda ince kâğıt paneller var. Her şey rahatlatmak için tasarlanmış gibi, ama senin gibi birinin gözüyle bakınca buranın aslında insanı gevşetmek, savunmasını indirmek ve bulunduğu düzenin parçası haline getirmek için kurulduğu çok belli.

Reina kapıyı kapatıyor. Oda gerçekten yalnız hissettiriyor. Belki de buranın en tehlikeli yanı bu. Reina bir süre profesyonel bir sessizlikle hareket ediyor, küçük bir havluyu alıyor, yağ şişesini seçiyor, suyun sıcaklığını kontrol ediyor. Sonra sana dönüp hafifçe başını eğiyor. Normalde bu noktada rolünü sürdürmesi, seni rahatlatması, Akira’nın eğlence diye sunduğu o garip ritüelin devamı gibi davranması gerekir. Ama sana yaklaştığı anda o kusursuz ifadenin arkasında çok küçük bir çatlak görüyorsun. Gözleri kapıya gidiyor, sonra zemine, sonra tekrar sana. Sesini neredeyse nefes kadar inceltiyor. "Lütfen tepki verme." Bunu söylerken elleri görevini yapıyormuş gibi hareket ediyor, omzundaki kumaşı düzeltir gibi, masaj hazırlığı yapar gibi. Ama parmakları bileğinin içine dokunduğunda hareketleri kelimeye dönüşüyor. Üç kısa baskı, bir duraklama, iki uzun baskı. Rastgele değil. Yardım isteyen bir ritim.

Sen daha cevap vermeden Reina arkana geçiyor ve masaj yapmaya başlar gibi omuzlarına dokunuyor. Dokunuşları güçlü, eğitimli ve ölçülü, gerçekten nasıl gevşetileceğini bilen birinin elleri. Fakat baskı noktalarının arasına sakladığı başka bir dil var. Parmakları kürek kemiğinin altından geçerken tek tek mesaj bırakıyor gibi. "Beni buradan çıkar." Sonra hemen normal akışa dönüyor, sanki yalnızca kaslarını kontrol ediyormuş gibi. Yüzünü göremiyorsun ama nefesinin düzenini duyuyorsun. Sahte sakinliğin altında sıkışmış bir panik var. Birkaç saniye sonra yanına doğru eğiliyor, kulağına yakın ama dışarıdan bakılsa profesyonel bir hizmetin parçası gibi görünecek kadar kontrollü bir mesafede duruyor. "Şimdi değil." diye fısıldıyor. "Buradan çıkmaya çalışırsam diğerlerini cezalandırırlar." Sonra avucunun içine çok küçük, ince bir şey bırakıyor. Siyah bir kart parçası. Üzerinde aşağı doğru inen üç çizgi ve ortasında küçük bir hilal kabartması var. Reina hiçbir şey olmamış gibi tekrar masaj hareketlerine dönüyor, ama son kez parmaklarını bileğine bastırdığında mesajı netleşiyor, yalnız değil. Aşağıda başkaları da var. Ve bu odada sana sunulan şey keyif değil, Akira’nın sakladığı çürümenin ilk kapısı.
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52

Şip şak! Bu iş böyle yapılır işte! Hazel'ın binanın tüm güvenlik sistemini hacklemesi göz açıp kapama süresindeydi. Zaten pek de sıkı bir güvenlik yoktu. Kapının kilidini açmış, eli değmişken kameralara da orada kapalı kaldıklarına dair sahte bir görüntü bırakmıştı. Birkaç saniyelik bir şeydi ancak onlara kaçmaları için zaman kazandırmıştı. Arkalarından kurşunlar sıkılmaya devam ederken Kaplumcole ile birlikte koşa koşa kaçmaya çalıştılar. Binanın arka sokağına çıktılar. Arka sokağı bok götürüyordu! Leş gibi bir görüntüydü gerçekten. Hazel gibi seksi, narin, muazzam bir kadına göre olmadığı kesindi ancak arkalarında tekmelenen kapı buradan geçmeleri gerektiği uyarısını verince zıpkın gibi fırlayarak arabaya doğru koşturdular. Kaplumcole da bu süreçte normal Cole'a geri dönmüştü.

Arabaya ulaştıkları esnada arkalarındaki adamlar da onlara ulaştığı için Hazel'ın otopark sistemini hackleyip herifleri geri itmesi gerekmişti. Robert hemen kendini sürücü koltuğuna, Cole da arka koltuğa atmıştı. Hazel da kendini piremses koltuğuna, yani sürücünün yanına attı. "Bas gaza bas!" Tam kaçacakları esnada siyah arabalardan biri önlerine kırdı. Belki bir manevra yaparak kaçabilirlerdi ancak hayır, Robert bağırmayı seçmişti. Hazel hemen kulaklarını kapattı. Resmen gürültüden kulakları çınlamıştı. Robert sesini kullanarak önlerindeki arabayı patlatmıştı! Arabanın camı mamı hiçbir şeyi kalmamıştı. Dalga o kadar kuvvetliydi ki etraftaki dükkanların alarmları ötmeye başlamıştı. Sonra da bir polis sireni duyuldu. Kenarda nöbette olan polis aracı olanları görmüştü. "Keşke cidden yarrak yemiş olsaydık..." diye cevap verdi korkudan şaftı kaymış Cole'a doğru. Robbie'nin de beti benzi atmıştı.

Peki şimdi ne yapacaklardı? Grubun ablası olarak karar vermek Hazel'a düşerdi. Of! Hazel plan yapmaktan nefret ediyordu! Cole dönüşüp kaçmaktan söz açınca arkaya uzanıp burnunu iki parmağıyla sıktı. "Götünü şaplaklarım ha!" O esnada telefonu titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti. Yanlış hamle yaptıklarını, herkesin olanları gördüğünü söylemişti. Hazel derin bir of çekti. Bilinmeyen numaraya geri mesaj attı hızlıca. "Karıştı galiba bu eskort numarası 👅👅🍆🍆💦💦" Sonra Robbie'ye döndü. "Hayatım, biz yanlış bir şey yaptık mı? Tek kurşun sıktık mı birine? Polisten korksaydık ohoooo!" Boğazını temizleyerek duruşunu dikleştirdi. "Çek sağa. İndir camı. Amerikan polisi alt tarafı yav." Polis gelince hemen memesini açacaktı. Amerikan polisiydi sonuçta, meme görünce giderdi. Gitmezse de itinayla hacklenirdi ve her şeyin yolunda gittiğine inandırılırdı. Sonra da basar giderlerdi. James ağızlarına sıçacaktı.
Image
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Kadınlardan beklediğim tepkiyi izlemeye başladığım anda, kısmen tahmin ettiğim o kişi atılmıştı öne doğru. Kaslı kadın, bir karar vermiş ve öne doğru, bana, tanrısına doğru ilerlemeye karar vermişti. Akira ile ikimizin arasına girdiği anda, boğazını yakalamış ve onu Akira’ya doğru uzatmıştım. Ölümden korkmadığını anlamıştım, ölümden çok daha kötü şeyler geçirmiş olmalıydı hayatında. Akira Kurosawa gibi bir adamın yanına nasıl düştüğünü anlamak çok zor gelmiyordu. Bir örümcek gibi bu kadını ağına kıstırmış olmalıydı ve şimdi de başka şansı yoktu. Belki ölüm onun için bir armağan bile olabilirdi. Yine de, bu benim endişem değildi. Akira, çayından yudum alarak izlediği bu anlardan sonra çoğu adamın güzeli, hatta tehlikeli görüneni seçtiğini söylüyordu. Bunlar benim tercih seçeneklerim arasında değildi. Ancak dediği doğruydu, “sadakat ile çaresizlik aynı adımla yürür”. Muhtemelen bunun bir örneğini karşımda taşıyor da olabilirdim. Ancak yine konu aynı yere geliyordu, bu benim endişem değildi. Reina’yı öldürmem Akira tarafından yasaklanmıştı, o beni öldürmeye çalışırsa bu onun hakkıydı. Ayakta kalırsam, bana ne bildiğini söyleyecekti. İlginç bir teklifti, ne yaşanacağını merak ediyordum.

Reina, beni küçük bir kartla açılan odanın içerisine sokmuştu. Burada ahşap bir zemin, alçak ışıklar, sıcak havlular, yağ şişeleri ve geniş bir masaj yatağı vardı. Beni rahatlatmak için buraya getirmiş olması arasında bağ kuramıyordum. Muhtemelen beni iyice gevşetecekler, sonrasında işimi göreceklerdi. Bu numaralara kanmamak gerekiyordu ancak Reina’nın yetenekleri de çok önemliydi. Beni bir anda yumuşatmayı başarırsa işler çok sıkıntı olabilirdi. Reina kapıyı kapattıktan sonra, bir yağ şişesini seçmiş, suyun sıcaklığını kontrol etmiş ve bana döndüğünde başını eğmişti. Ancak o kusursuz ifadesinin arkasında gördüğüm çatlak, bir şeylerin ters olduğunu bana gösteriyordu. Gözleri önce kapıya, sonra zemine ve tekrar bana dönmüştü. Bir tepki vermememi söylediğinde, sadece izlemeye karar verdim. Ne yapmak istiyor, amacı ne, görmek istiyordum. Yardım isteyen bir ritimle masaja başladığında sessizce ancak tetikte beklemeye başladım.

Masaj yapmaya başlar gibi omuzlarıma dokunmaya başladığında, onun eğitimli, ölçülü olduğunu anlamıştım. Eğitimli birisi olduğu belli oluyordu. Ancak, elleriyle ve baskısıyla başka bir şey anlatmaya çalıştığı belli oluyordu. Onu buradan çıkarmamı istemesiyle birlikte, sadakat diye seçtiğim kişinin ilk ihanetiyle karşılaşmıştım. Buradan çıkmaya çalışırsa, diğerlerini cezalandıracağını söylüyordu. Avucumun içine küçük, ince bir kart bırakmıştı. Aşağı doğru inen üç çizgi ve ortasında küçük bir hilal kabartması vardı. Karta bir süre baktıktan sonra kendimi masaja bırakmaya devam ettim. “Seni neden buradan çıkarayım?” dedim sakince. “Sadakatin olduğu için seçmiştim, ilk fırsatta tanımadığın bir adamdan yardım isteyerek ihanet ettin. Sana güvenebileceğimi nerden düşündün?” Birkaç saniye bekledim tekrardan söze girmeden önce. Sonrasında, yine sakince söze girdim. “Bana sadık olup olmayacağını nereden bileceğim?” Belki de, bu benim için bir fırsattır. Kendini kanıtlayabilirse, çok daha büyük şeylere adım atabilirim. “Benim yanımdaki herkes, ben bile bir yanlış yaptığımda beni öldürecek kadar bana sadıktır. Bana sadakatini kanıtla, ben de sana hiç duyamayacağın bir teklif sunayım.” Bu ikimiz için de büyük bir sınavdı. Ben onu test ediyordum ve muhtemelen o da beni.
Image
User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

Synapse: Sağ cama doğru uzandığın anda Robert’ın refleksi senden hızlı oluyor. Çocuk direksiyon başında birden taş kesiliyor, gözlerini sımsıkı kapatıyor, omuzlarını kulaklarına kadar kaldırıyor. Araba hala çalışır durumda, polis sireni arkanızdan yaklaşırken ve önünüzde kırmızı ışık yanarken Robert’ın bütün bedeni ben hiçbir şey görmedim, ben burada değilim, ben sadece devletimin iyi bir vatandaşıyım diye bağırıyor. Cole ise arka koltukta sözde çok terbiyeli bir şekilde kafasını tam ters yöne çeviriyor, fakat göz ucuyla aynadan bakmaya çalışırken öyle bariz yakalanıyor ki, kendisi bile durumun saçmalığını fark edip boğazını temizliyor. "Ben tamamen trafik güvenliğini kontrol ediyorum şu an. Yanlış anlaşılmasın." Polis arabası yanınıza yanaştığında iki memur camın arkasında birkaç saniye öylece kalıyor. Beklediğin klasik Amerikan polisi gerilimi gelmiyor. Silah çekmek yok, bağırmak yok, yalnızca beyninin kilitlendiği çok kısa ve kutsal bir sessizlik var. Sen de o açıklığı kaçırmıyorsun. Göz temasını yakaladığın anda Bio-Hack iki memurun zihnine yumuşak ama iğrenç derecede ikna edici bir bilgi gibi sızıyor. Burada suç yok. Burada panik yok. Burada yalnızca egzozu patlamış bir araç, yanlış alarm veren dükkanlar ve yoluna devam etmesi gereken üç zararsız salak var. Memurlardan biri telsize eğiliyor, yüzündeki şaşkın ifade bir anda sıkılmış bir mesai adamının ifadesine dönüşüyor. "Yanlış alarm. Trafik kaynaklı gürültü. Takibe gerek yok." diyor. Diğeri bir anlığına cama bakıyor ama sonra o da başını çeviriyor. Robert gözlerini açmaya cesaret edemeden soruyor. "Gittiler mi? Ben bakamam. Vallahi bakamam."

Tam o sırada arka sokaktan gelen motor sesleri çoğalıyor. Aynada siyah araçlardan birinin köşeyi döndüğünü, arkasından iki tanesinin daha geldiğini görüyorsun. Polisleri kandırmak işe yaradı ama hükümetin ya da o kafedeki herifin adamları bu kadar kolay dağılacak gibi durmuyor. Robert panikle gaza basıyor, araba öne atılıyor ama takipçiler de hızlanıyor. Cole arka koltukta emniyet kemerini bulmaya çalışırken bir yandan kendi bedeninin normal kalıp kalmadığını kontrol ediyor. "Ben şimdi kuşa dönüşsem camı açıp giderim ama bu ekip ruhuna ters olur, onu biliyorum." Daha lafını bitirmeden yan sokaktan mavi beyaz bir elektrik patlaması gibi bir motosiklet fırlıyor. John. Motorun üstünde neredeyse yan yatmış halde viraj alıyor, lastikler asfalta sürtünürken kıvılcım çıkarıyor. Üstünden ince elektrik damarları akıyor, sanki şehir ışıklarının bir kısmını bedenine çekmiş gibi. Arkadaki ilk siyah arabanın yanına yaklaştığında elini uzatıyor, parmaklarından çıkan elektrik kaputun içine dalıyor. Arabanın farları bir an fazla parlıyor, sonra tamamen sönüyor. Motor öksürür gibi titriyor ve araç yana savrulup kaldırıma vuruyor. John ikinci arabanın önünden geçerken arka tekeriyle neredeyse kaputunu sıyırıyor, bu kez elektrik lastiklerin çevresinden içeri giriyor, bütün araç birkaç saniyeliğine lunapark lambası gibi yanıp sönüyor, sonra olduğu yerde stop ediyor.

John sizin arabanın yanına geldiğinde motoruyla aynı hızda ilerliyor, bir eli gidonda, diğer eli size doğru açık. Elektrik önce kaputun üstüne, sonra ön camın kenarlarından içeri doğru yayılıyor. Bir an arabanın bütün göstergeleri çıldırıyor. Radyo cızırtıyla açılıp kapanıyor, klima deli gibi üflüyor, farlar patlayacak gibi parlıyor. Robert panikle direksiyonu daha sıkı tutuyor. "Abi arabayı da mı bozuyorsun?!" John dişlerini sıkarak gülümsüyor, elektrik akımı arabanın motorunu normalin çok üstünde bir itişle öne fırlatıyor. "Bozmuyorum lan, doping yapıyorum! Düz sür, düz!" Araba gerçekten fırlıyor. Takipçilerle aranız bir anda açılıyor. Cole arkada koltuğa yapışmış halde bağırıyor. "Bu araba şu an yasaları, fiziği ve sigorta şartlarını ihlal ediyor!" John motoruyla yanınızdan ayrılmadan size doğru bağırıyor. "James sizi sikecek bu arada!" Bu cümlenin ağırlığı, arkadaki silahlı adamlardan bile daha korkunç bir şekilde arabanın içine düşüyor.

Birkaç dakika sonra Wild Panda’nın bulunduğu sokağa yaklaşıyorsunuz. Barın neonları uzaktan görünüyor, o tanıdık tabela, o tanıdık cephe, normalde güvenli hissettirmesi gereken yer bu kez doğrudan tuzak gibi parlıyor. Robert refleksle direksiyonu bara kırmaya hazırlanıyor ama John motoruyla önünüze geçip elini sertçe sallıyor. Durmayın. Devam. Robert şaşkınlıkla camdan bağırıyor. "Abi niye girmedik bara?!" John başını çevirip sinirle cevap veriyor. "Oğlum sence barın yerini bilmiyorlar mı? İzimizi kaybettirmemiz lazım!" Bu kez yolu John belirliyor. Ana caddeleri değil, birbirine bağlanan daha dar, eski, turistik olmayan yolları seçiyor. Şehrin parıltısı arkada kalıyor. Beton azalıyor, ışıklar seyrekleşiyor, hava nemleniyor. Miami’nin temiz kartpostal yüzünden çıkıp bataklık kokusunun, benzinli jeneratörlerin ve unutulmuş tabelaların olduğu tarafa ilerliyorsunuz. John sizi Tamiami tarafına, eski bir airboat iskelesiyle hurda tekne deposu arasında kalmış, dışarıdan bakıldığında kapalı sanılacak kadar dökülen bir yere götürüyor.

Burası gecenin içinde ayrı bir cep gibi duruyor. Çürümüş ahşap iskeleler siyah suyun üzerine uzanıyor, sazlıkların arasından böcek sesleri geliyor, uzakta bir timsahın suya gömülürken çıkardığı ağır şapırtı duyuluyor. Girişte paslı bir tabela var, üstündeki eski airboat turu reklamının yarısı soyulmuş. İçeride birkaç karavan, iki eski tekne, parçalanmış motorlar ve üstü branda ile örtülü bir depo var. Neon yok, lüks yok, ama saklanmak için iyi. Çok iyi. Şehirden yeterince uzak, rastgele polis devriyesinin uğramayacağı kadar anlamsız, ama kaçış yolları bol. John motorunu kapatıp iniyor, elektriği parmak aralarında küçük küçük atlıyor. "Sakin kalalım. Önce nefes alalım bir. Sonra kime ne anlatacağımıza karar veririz. James’e hemen anlatmayalım demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Sadece... ölmeden anlatalım diyorum." Robert arabadan indiğinde hala solgun ama kendini toparlamaya çalışıyor. "Ben patrona ne diyeceğimizi bilmiyorum." Cole ise etrafa bakıyor, sonra burnunu kırıştırıyor. "Burası saklanmak için harika. Aynı zamanda bir korku filminde ilk ölen kişinin saklanacağı yere benziyor."

İçeriden birkaç kişi başını çıkarıyor. John kısa bir el işaretiyle sana onları gösteriyor. İlki, yağ lekeli tulum giymiş yaşlı bir kadın. Bu iskelenin sahibi gibi duruyor, yüzü buruşuk, gözleri jilet gibi, elindeki anahtarı silah gibi tutuyor. Polis sevmediği her halinden belli. İkincisi zayıf, uzun boylu bir adam, eski telsizlerin, jammer cihazlarının ve yarım yamalak drone parçalarının arasında yaşıyor gibi. Üçüncüsü, boynunda haç taşıyan ama kollarındaki eski çete dövmelerini gizlemeyen iri bir adam. Eski vaiz mi, eski suçlu mu, ikisi birden mi, anlamak zor. Bir de iskelenin ucunda sessizce sigara içen bir kadın var. John "O kadın bir zamanlar kaçakçıları Everglades’ten gözleri kapalı çıkarırdı. Şimdi kimse için çalışmıyor. O yüzden pahalıdır. Gördüğüm anda tanıdım." diyor. Arkada siren sesi artık yok, ama telefonundaki bilinmeyen numara hala sessiz bir tehdit gibi duruyor. John sana bakıyor, bu kez daha ciddi. "Hazel, şimdi ne yapacaksan hızlı ama temiz yap. Ya burada biraz sessiz kalacağız, ya patrona rapor vereceğiz, ya da derhal James'e gideceğiz. Ama lütfen... önce planlayalım."

V: Reina, sadakat kelimesini duyduğunda masaj hareketini kesmiyor. Bu, ilk bakışta itaat gibi duruyor ama senin algıların açıkken küçük farkları yakalıyorsun. Parmaklarının baskısı değişiyor. Omzundaki kasın üzerinden geçtiği çizgi, bir savaşçının bıçak açısı gibi bilinçli. Cümlelerini dinliyor, sadece korktuğu için susmuyor, nasıl cevap vereceğini tartıyor. Birkaç saniye boyunca odada yalnızca sıcak suyun hafif sesi ve yağın avuçlarında çıkardığı ince sürtünme duyuluyor. Sonra Reina ellerini omuzlarından çekiyor. Arkandan ayrılıp tam karşına geçiyor ve sana doğrudan bakıyor. "Bana güvenebileceğini düşünmedim." diyor sakin bir sesle. "Güven aptalların hızlı harcadığı bir şeydir. Ben senden güven istemedim. Fırsat istedim." Kısa bir sessizlik bırakıyor. "Ve sadakatimi yanlış kişide aradın. Ben Akira’ya sadık değilim. Sana da değilim. Aşağıdaki kadınlara sadığım. Bu odalarda yaşayanlara, pasaportu alınanlara, borcu hiç bitmeyenlere, kaçarsa başkasının cezalandırılacağını bilenlere. Eğer bunu ihanet sayıyorsan, evet. İlk fırsatta ihanet ettim. Ama o kadınlara asla ihanet etmeyeceğime ant içebilirim. Kanıtlamak için de elimden gelen her şeyi yaparım."

Bunu söyledikten sonra senden cevap beklemiyor. Odanın köşesindeki buhar veren küçük düzeneğe gidiyor ve suyun sıcaklığını biraz daha artırıyor. Bu hareket basit bir hazırlık gibi görünüyor, ama buhar yoğunlaştıkça duvardaki kağıt panellerin birleşim yerlerinde çok ince çizgiler beliriyor. Reina ışığın açısını değiştiriyor, sonra yağ şişelerinden birini alıp avucuna birkaç damla döküyor. Şişeyi tekrar yerine koyarken tırnağıyla etiketin altındaki ince metal şeridi kaldırıyor. Şeridin üzerinde gözle zor görülen bir devre var. Bunu iki parmağının arasında kırıyor. Odadaki kapının yanındaki küçük yeşil ışık bir an titriyor, sonra sarıya dönüyor. Reina sesini alçaltıyor. "Bu oda misafir rahatlıyor diye işaretlendiğinde yirmi dakika kimse girmez. Şimdi o yirmi dakikayı yaktım. Eğer Akira kontrol ederse, bunun benim tarafımdan yapıldığını görür. Bu beni kurtarmaz, beni işaretler." Sonra saçlarının arasındaki ince iğneyi çıkarıyor. İğne süs gibi değil, mikro verici gibi. Onu da sıcak suyun içine bırakıyor. Küçük bir cızırtı çıkıyor. "Bu da benim güvenliğimdi. Bir sorun olursa basmam gerekiyordu. Basmadım. Kırdım. Şimdi ne Akira beni duyabilir ne de ben onu çağırabilirim."

Reina tekrar yanına geliyor, ama bu kez masaj yapmak için değil. Avucuna bıraktığı siyah kartı geri alıyor ve kartı ikiye ayırıyor. İçindeki ince tabakadan küçük, saydam bir parça çıkıyor. Asıl kart o değilmiş. Siyah dış yüzey yalnızca takip edilen yem. Saydam parçanın üzerinde gözle zor seçilen mikro çizgiler var. Reina bunu ışığa tutuyor. Çizgiler bir kat planına dönüşüyor. "Sana verdiğim ilk kart tuzaktı." diyor açıkça. "Duygusal davranıp hemen kapıya koşsaydın, seni alt servis koridorunda kıstırırlardı. Ben de senin ne kadar kolay yönlendirildiğini görmüş olurdum. Sen bana soru sordun. Bu yüzden bunu görüyorsun." Parmağıyla plandaki üç çizgi ve hilal sembolünü gösteriyor. "Bu gerçek yol. Çamaşır asansörü. Alt kattaki odalara iniyor. Ama tek başına açılmaz. İki biyometrik onay ister. Biri benimki. Diğeri Akira’nın güvendiği kadınlardan birinin. Onlardan biri hala ona sadık, biri kırılmış, biri korkudan donmuş, biri de doğru anı bekliyor. Hangisi olduğunu söyleyebilirim. Ama bunu satmak için değil. Onları çıkarmak için."

Kendini kanıtlamak için yaptığı şey yalnızca cihaz kırmakla kalmıyor. Reina kapının yanındaki küçük telefona uzanıyor ve dahili hattı açıyor. Sesi bir anda eski profesyonel tonuna dönüyor. "Reina. Misafir uzun seans istiyor. Üst kata çay gönderin, alt kata kimse inmesin. Aoi’nin odasında buhar arızası var, Lien’i bakım bahanesiyle koridora alın." Cümleler normal bir işletme düzeni gibi duyuluyor, ama kelimeleri seçişi fazla bilinçli. Telefonu kapattığında sana bakıyor. "Aoi kırılmış olan. Onu koridora aldırırsam, ikinci onayı almak mümkün olur. Lien bekleyen. Eğer Lien’e üç çizgi ve hilali gösterirsen, kapıyı açar. Ama sadece onu çıkaracağını düşünürse açmaz. Herkes için açar." Reina’nın yüzü hala sakin ama artık bu sakinlik rol değil, karar. "Bu konuşma ortaya çıkarsa beni öldürmeye bile tenezzül etmezler. Daha kötüsünü yaparlar. Bunu bilerek yaptım. Çünkü bana sadakatimi kanıtla dedin. Sadakat, bir adamın önüne atlamak değildir. Bazen bir sürü insanın kaçma şansını korumak için kendini ilk sıraya koymaktır."

Sonra bir adım geri çekiliyor. Bütün seçenekleri masaya koymuş bir insan gibi duruyor. "Bana teklif sunacağını söyledin. Ben de sana benim şartımı söylüyorum. Beni alıp çıkman yetmez. Onları bırakacaksan, Akira’ya geri dönerim ve seni hiç görmemiş gibi davranırım. Onları çıkaracaksan, sana kat planını, nöbet değişimini, Akira’nın alt kattaki kilit sistemini ve bu binadan kimlerin girip çıktığını veririm. Ayrıca hükümet bağlantısını da biliyorum." Kısa bir duraklıyor. Bu son cümleyi özellikle sona sakladığı belli. "Akira’nın Amerikan tarafındaki adamı, senin peşindeki dosyayı da görmüş biri. Elias Ward adını duydum." O isim odadaki havayı biraz daha ağırlaştırıyor. Reina gözlerini senden ayırmadan devam ediyor. "Beni test ediyorsun. Et. Ama şunu bil, Vincent Bentley. Ben sana itaat edeceğimi kanıtlamam. Ben neye sadık olduğumu kanıtlarım. Eğer senin ailen dediğin şey gerçekten buysa, bunun değerini anlarsın. Ailenin çok daha büyük yerlere gelmesinde öncü olabilirim. Yeter ki Akira'yı yok et."

Kapının dışındaki koridorda bir ayak sesi geçiyor ama durmuyor. Yirmi dakikalık pencere işlemeye başladı. Avucunda gerçek kat planının saydam parçası, önünde Akira’ya ihanet ederek kendini açıkta bırakmış Reina, aşağıda çıkarılmayı bekleyen insanlar ve bir anda senin hükümet savaşına bağlanan Elias Ward ismi var. Karar artık net biçimde senin önünde duruyor, Reina’nın şartını kabul edip bu binanın altındaki düzeni kırmaya başlayabilir, onu yalnızca bilgi kaynağı olarak kullanıp Akira’yla pazarlığa dönebilir ya da bütün bu testi kesip kendi yolunu zorla açabilirsin.
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52

Polisler sağ cama yaklaştıkları anda Hazel hemen tişörtünü kaldırıp memelerini bıngıldattı. Robbie nedense donup kalmış, gözlerini kapatmıştı. Cole da güya bakmamaya çalışıyordu. "Baylar, iki memeden mi korkuyorsunuz? Zuhahah!" Polisler de aynı şekilde şok geçirip taş kesilmişlerdi. "DAM ÜSTÜNDE UN ELER DAM ÜSTÜNDE UN ELER TOMBUL TOMBUL MEMELER TOMBUL TOMBUL MEMELER" Hazel çok şen şakrak bir şekilde egzotik bir türkü patlatırken polislerin de çaktırmadan beyinlerini patlatmıştı. Hemen gerekli sinyali verdi. Sorun yok, lastik patladı, yanlış anlaşılma var. Onlar arkalarını dönüp giderken Hazel de tişörtünü geri indirmiş, zafer kazanmış bir edayla da saçlarını geriye atmıştı. "Favori silahım bunlar ya!" Gerginlikten gözlerini hala açamayan Robbie'ye döndü. "Gittiler aşko gittiler. Sür sür!" Polisleri kandırmış olabilirlerdi tabi ancak hükümetin adamları peşlerini bırakmamıştı. Ne ısrarcı pezevenklerdi bunlar yahu!

Robert panikle gazlarken Cole yine kuşa dönüşüp kaçmaktan bahsetmişti. "Cole eğer bir kez daha tek başına kaçmaktan bahsedersen o kuşunu sonsuza dek ötemez hale getiririm aşkım." Tam o esnada yan sokaktan şimşek gibi bir şey fırlamıştı. "McQueen!" Değildi. John'du. Hazel gelenin John olduğunu fark edince hafifçe iç geçirdi ama yine de adam kıçlarını kurtarmaya gelmişti yani. Arkalarında, tam kıçlarının dibindeki siyah arabaya dokunduğu gibi araba garip sesler çıkararak öbür yana uçmuştu. Diğer arabayı da stop ettirmişti. Hazel etkilendiğini belli eden şekilde ıslık çaldı. Sonra da kendi arabalarına dokunarak arabayı dopinglemişti. Araba bir anda uçmaya başladı. John, James'in onları sikeceğini söyleyince Hazel yüzünde adrenalin manyağı olmuş bir ifadeyle gülümsedi. "Ay inşamericangods. Ben de onu istiyorum."

Wild Panda'nın önüne geldiklerinde John durmadan devam etmelerini söyledi. Herifler barın yerini biliyordu tabi. Onları atlatmak için izlerini bir süre kaybettirmeleri lazımdı. John'u takip etmeye başladılar. John onları Florida'nın en sikiş sokuş kokuş mahallerinden geçirerek ücra bir yerlerine doğru götürdü. Kırık dökük yıkık berbat bir yere geldiklerinde de durdular. Evet, burası o kadar çirkindi ki kimse Hazel gibi bir kontesin burada saklanabileceğine ihtimal vermezdi. John sakin kalıp, kendilerine gelip, sonraki aşamayı konuşmaları gerektiğini söylemişti. Tabi, durumu James'e ve Patrona açıklamak gibi hususlar söz konusuydu. Saklandıkları yerde onlar dışında birkaç kişi daha vardı. Hazel onlara göz ucuyla bile dikkat etmedi. Umurunda değildi. Önemsizdi. Arka plan kişileriydi. John'a döndü. "Aşkım... Şimdi dinle... Bazı erzaklara ihtiyacımız olabilir." Herkese tek tek göz ucuyla baktıktan sonra devam etti. "Prezervatif gerekecek öncelikle. Sizin muhtemelen ilk seferiniz olacak, kayganlaştırıcı da lazım. Ama parfümsüz al lütfen parfümlüleri alerji yapıyor. Hmm biraz baharat eklemek istersek kelepçe, dildo vs. bilimum şey de alabiliriz. Ayy çok heyecanlı! Hiç hem James hem Patron tarafından aynı anda sikilmemiştim. Hem de grupça!" Ellerini heyecanla birbirine çırptı. Telefonunu cebinden çıkardı ve bilinmeyen numarayı gösterdi. "Yavşak bana mesaj attı. Numaramı bulmuş. Telefonu takip ediyor olabilirler mi? Kırayım mı bunu? İçinde oyunlarım da vardı ya of! John senin telefonundan mı arayalım? James'i arayalım önce bari."
Image
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Reina, ona güvenebileceğimi düşünmemişti. Ardından gelen havalı iki cümleyle birlikte, benden bir fırsat istediğini söylüyordu. Onun sadakatini yanlış kişide arıyordum söylediğine göre, Akira’ya sadık değildi, bana da sadık değildi, aşağıdaki kadınlara sadıktı. Bu odada yaşayıp, pasaportu alınanlara, borcu hiç bitmeyenlere, kaçarsa başkasının cezalandırılacağını bilenlere sadıktı. Bunu ihanetten sayıyorsam, ilk fırsatta ihanet ettiğini söylüyordu. Güzel, böyle dürüst insanları her zaman sevmişimdir. Ancak henüz cevap vermenin zamanı değil. Bu yüzden o işlerine devam ederken, sessizlik içerisinde kalıp neler söyleyeceğini ve ne yapacağını beklemeye başladım. Reina, tırnağıyla etiketin altındaki metal şeridi kaldırdığında, bir devre ortaya çıkmıştı ve onu da kırdığı anda odanın kapısındaki ışık sarıya dönmüştü. Misafir rahatlıyor diye işaretlendiğinde yirmi dakika boyunca kimsenin girmeyeceğini ve o yirmi dakikayı yaktığını söylüyordu. Kendi güvenliğini bile bile yaktığında, gözümde daha ciddi bir hal alacağını düşünüyordu. Zaten ciddileşmiştim, ancak güzel bir tiyatro dönüyordu ve bende bana düşen oyunculuğu yerine getirmeliydim.

Reina bana verdiği kartı geriye alıp ikiye ayırdıktan sonra, saydam bir parça ortaya çıkmıştı. Bu parçanın üzerinde gözle zor seçilebilecek mikro çizgiler mevcuttu. Bunu ışığa tuttuğunda, çizgilerin bir kat planına dönüştüğünü söylüyordu. Bana verdiği kartın tuzak olduğunu söyledikten sonra, duygusal davranıp kapıya koşsaydım beni alt servis koridorlarında kıstıracaklardı. Reina da ne kadar kolay yönlendirilebileceğimi görmüş olacaktı. Parmağıyla plandaki üç çizgi ve hilal sembolünü gösterdikten sonra, gerçek yolun çamaşır asansörü olduğunu ve alt kattaki odalara indiğini belirtiyordu. Ancak iki biyometrik onay gerektiğini belirtiyordu, biri kendisinin, diğeri Akira’nın güvendiği kadınlardan birisinindi. Kadınlardan birisi hala adama sadıkken, biri kırılmış, biri korkudan donmuş, biri de doğru anı bekliyordu. Hangisinin olduğunu söyleme ihtimali vardı, ancak onları çıkarmak için söyleyebilirdi sadece.

Kapının yanındaki küçük telefona uzanıp, dahili hattı açtıktan sonra benim uzun seans istediğimi, çay göndermelerini ve alt kata kimsenin inmesini istemediğini söylüyordu. Aoi denilen kişinin kırılmış olan olduğunu belirtiyordu, onu koridora aldırırsa, ikinci onayı almak mümkün olacaktı. Lien ise bekleyendi, ona üç çizgi ve hilali gösterirsem, kapıyı açacağını söylüyordu. Bu konuşma ortaya çıkarsa, kendisini öldürmeye bile tenezzül etmeyeceklerdi ki, tahmin edebiliyordum bunu. Bu dünyanın içinde yıllardır var olmuş birisi olarak, neler yaşayacağını gözümün önüne getirebiliyordum. Ancak sessizlik, hala güzel bir seçenek gibi geliyordu. Bu yüzden çıt bile çıkarmadan dinliyordum. Ona sunacağım teklife karşılık, herkesi çıkarmamı istiyordu. Zaten ona sunacağım teklif de bunu içeriyordu, yani şartını gayet güzel karşılıyordum. Tabii, birkaç nüans ile birlikte.

Reina sözlerini bana itaat edeceğini kanıtlamayacağını, ancak neye sadık olduğunu kanıtlayacağını söyleyerek bitiriyordu. Benim için değerli şeylerden bihaber bu kadına karşılık, sessizliğimi bozmanın zamanı gelmişti. “Sana hayatında hiçkimseden duyamayacağın bir teklif sunacağım dedim, doğru.” dedim sakince. Şimdi bu teklifi sunmanın zamanıydı, ancak körü körüne de kimseye inanamazdım. “Benim bir ailem var, biyolojik olarak ailem hiç olmadı. Kan bağım olan kimseyi tanımam, ancak benim ruh bağlarım çok güçlüdür. Ruh bağı kurduğum bir ailem var.” Olduğum yerden doğrulup, boynumu sağa sola doğru hızla kırarak kemiklerimi çatırdattım. “Seni ve arkadaşlarını bu yoldan kurtarırım. Ancak benim de şartlarım var. Hepinizi özgür bir insan haline getirebilirim. Benim ailemin bir parçası olmayı kabul ederseniz.” Reina’nın gözlerinin içine bakmaya başladım. Yüzüm her zaman ki gibi nötrdü. “Bu hemen olacak bir iş değil, ki sizi kaçırmayacağım. Sizi kaçırırsam özgürlükten bihaber, ensesinde Akira’nın dolaştığı insanlar olacaksınız. Benim teklifim şu Reina…” Dudaklarım hafifçe yukarı kıvrılırken, gözlerimde kana susamışlık ve güç açlığı oluşmaya başladı. “Akira’yı yok edip, onun masasına ben oturacağım. Sizde benim ailemin bir parçası olacaksınız. Özgür, istediğini yapan, ensesinde bir tehdit olmayan, olsa bile yanında ailesi olan kadınlar olacaksınız.”

Teklifimi kısa bir süre sindirmesi için bekledikten sonra, Reina’nın kulağına doğru eğilip, önce telefon numaramı fısıldadım, sonrasında ise, “Kuşların bir kısmı kafeste kalır, bir kısmı ise özgürdür. Bizler kafeste kalsak, boynumuzu kırarız.” dedim. Geriye çekildiğimde, “Şifre bu. Eğer teklifimi kabul edecek olursan, herhangi bir şekilde bu mesajı bana ilet. O zaman anlamış olacağım ve sen benim içerideki insanım olacaksın. Masada onun yerini aldığımda, benim ailemin bir parçası olacaksınız.” Kapıya doğru yöneldim, kapının önünde beklerken, onun da beni araştırması için daha büyük detay verdim. “American Gods, Vincent Bentley. Beni araştır. Sözlerimin ne kadar arkasında olduğumu, nasıl bir adam olduğumu iyi öğren. Benim sadakatime ihanet edenlere ne yaptığımı da iyi soruştur. Senden bu mesajı aldığım zaman, sana her detayı aktaracağım. Şundan da emin ol, seni çok detaylı araştıracağım Reina.”

Sözlerim bittiğinde, kapıyı tıklattım birkaç defa açmaları için. John’u arayıp ona yeni bir görev vermem gerekiyor. Bakalım, şuan John ne ile meşgul?
Image
Post Reply