[American Gods] Bunu Yazan Tosun, Okuyana Kosun

User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Chris’in verdiği tüm bilgiler beynime yazdım. Kendisi hakkında ise daha endişeli bir durum vardı, bunu ayrıca değerlendireceğimden emindim. Günlerdir bir şey yememesine rağmen kendisini aç hissetmemesi, başka bir durumun habercisi olmalıydı. Kafayı sıyırmak gibi şeylerle cümlesine devam ederken, sessiz kalmayı tercih etmiştim, ancak bu işin içerisinde başka bir iş olduğunu biliyordum, en azından güçlü bir sezgim vardı bu yönde. The Broker’a ulaşmaya çalışacağını söyledikten sonra kaskını takmış, kısa bir selam vermişti. Kafamı aşağı yukarı hafifçe oynatarak, “Dikkat et.” diyerek emrimi verdim. Şimdi ise, sıra Anthony’yi aramaya gelmişti. İlk çaldığımda açmamış, ikinci aramamı açmıştı. Yine o yağ gibi kayan sesiyle açmıştı telefonu. Bu ağzı pek fazla seven biri değildim, ancak ona mecburdum. Bana bir yol açabilecek birisi varsa, o da kesinlikle kendisiydi. Şimdilik onun bu gevşek ağzını çekmek zorundaydım, beni en düşündüren kısım ise bunun şimdilik olarak kalmayacak olabilme ihtimaliydi. Yine de, bunları düşünmemeye karar verdim. Henüz konuşmanın devamı gelmemişti.

Arka plandan gelen kahkaha seslerine müzik, bardak tokuşturmaları eşlik ediyordu. “İşim düştü.” diye cevap verdim özledin mi sorusuna karşılık. Büyükler konusunda ise, yardım edebileceğini söylüyordu ancak bunun bir anda olmayacağını da ekliyordu. Haklıydı. Benim gibi ortalığı yeni yeni yakıp yıkmış biriyle gözükmek istememelerini de anlıyordum. Kendilerini hedef tahtası haline getirmek istemiyorlardı, üstelik konu onların büyüklüğü olunca kim bilir ne tür iddialara maruz kalacaklardı. Ben ümitlerin tükendiğini düşünmeye başlarken, araya girip kapıyı açabileceğini söylüyordu, lakin kendi eline ne geçeceğini de hesaplamaya başlamıştı. Mekandan pay? Vermezdim. Anthony’e gerçekten bir şeyler vermem gerekiyordu. Ne vereceğim konusunda emin değildim, ekibimi, çetemi veya mekanımı veremezdim. Ona daha başka bir şey teklif etmem gerekiyordu ve ne teklif edeceğim konusunda emin değildim.

“Sana borçlanırım ve seni öldürmem, verebileceğim şey bu.” dedim sakince. “Ben borcumu her zaman öderim, biliyorsun. Senin için, istediğin zaman bir iyilik yapacağım karşılığında. Sadece bir iyilik, ve dediğim gibi, seni öldürmem.” dedim ve Anthony’nin cevabını beklemeye başladım. Bunun yeterli olacağını düşünsem de, yetmeyebilirdi. Görecektik.
Image
User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

Synapse: Cole’un yüzündeki ifade bir anlığına sabitleniyor. Gözlerini kısıyor, sana bakıyor... sonra Robert’a... sonra tekrar sana. "Gerçekten mi?" diyor ve bir an duraksıyor ama senin yüzündeki o garip, çözülemeyen ifadeyi görünce omuzlarını silkiliyor. "Tamam, bunu sen istedin abla. Ama yüreğin dayanmazsa beni sorumlu tutma." Bir anlık sessizlik. Sonra çat diye bir şey oluyor. Vücudu bükülüyor, kemikleri sanki içe doğru katlanıyor gibi bir ses geliyor, ama acı verici değil, daha çok... yanlış bir şey oluyormuş hissi. Derisi dalgalanıyor, formu küçülüyor, yeşilimsi bir ton alıyor ve birkaç saniye içinde senin az önce laf attığın o ihtişamlı kurbağa gerçekten karşında duruyor. Küçük değil, bayağı büyük. Avuç içini dolduracak cinsten değil, iki elinle tutman gereken türden. Gözleri sana bakıyor. Sırıtmaya çalışıyor ama kurbağa suratında nasıl durduğunu çözmek zor. Robert donup kalıyor. "Ben... oha." Kurbağa-Cole boğuk bir sesle "...Vrak." diyor. Sonra tekrar insan sesine yakın bir şey çıkarıyor. "Yeterli mi?" Sen bakıyorsun. O bakıyor. Robert bakıyor. Karar verilmiş oluyor.

Yarım saat sonra.

Şehir, öğleden sonranın yorgun kalabalığıyla dolu. Araba kullanırken Robert’ın omuzları gergin, direksiyonu biraz fazla sıkı tutuyor. Arka koltukta sen, bir elinde telefon, diğerinde hala kurbağa formunda duran Cole. Ara ara zıplamaya çalışıyor, sen de refleksle tutuyorsun. O da sana yan gözle bakıyor, bildiğin kurbağa bakışıyla. Navigasyonun götürdüğü yer, şehrin daha temiz sayılabilecek bölgelerinden biri. Camları parlak, tabelaları düzgün, içerisi fazla düzenli görünen bir kafe. Dışarıdan bakınca bile buraya gelen insanların kontrollü olduğu belli. İçeri giriyorsunuz. Adam sizi bekliyor. Orta yaşlarında, düzgün giyimli, saçları kusursuz taranmış. Masada tek başına oturuyor ama etrafındaki iki masa boş. Bilinçli bir boşluk. Gözleri sizi kapıdan girer girmez buluyor. "Geç kaldınız." diyor. Masaya yaklaştığınızda elini kaldırıyor. "Dur." Sizi yukarıdan aşağı süzüyor. "Sen." Robert’a bakıyor. "Dik dur. Omuzların düşük. Güvensiz gösteriyor." Sonra sana dönüyor. Gözleri birkaç saniye fazla oyalanıyor. "Sen fazla rahatsın." Kaşını kaldırıyor. "Bunu azalt." Kurbağa-Cole’a bakıyor. Bir an duraksıyor. "Bu da ne?" Robert hemen araya giriyor. "Uzun hikaye." Adam elini kaldırıyor. "Anlatma."

Masayı işaret ediyor. "Oturun. Ama düzgün." Nasıl oturmanız gerektiğini bile tarif ediyor. "Sandalyeyi çek, yavaş otur. Dirseklerini masaya koyma. Göz teması kurarken sabit kal, kaçırma." Sanki mülakat değil, askeri eğitim. Siz yerleşirken o çoktan sizi okumaya başlamış. "Şimdi." diyor, parmaklarını birbirine kenetleyerek. "Resmi kayıtlara göre turuncu alarmdasınız. Ama bu önemli değil." Kısa bir duraklama. "Önemli olan, içeride iki farklı görüş olması." Robert dikkat kesiliyor. Adam devam ediyor. "Bir grup sizi ortadan kaldırmak istiyor. Temiz çözüm. Hızlı, iz bırakmadan." Gözlerini kaldırıyor. "Diğer grup ise sizi kullanmak istiyor. Kontrol altında bir değer olarak." Kurbağa-Cole hafifçe "Vrak." diye ses çıkarıyor. Adam göz ucuyla bakıyor, ama yorum yapmıyor. Robert konuşuyor bu noktada, kontrollü. "Ne kadar ciddiyiz?" Adam anında cevap veriyor. "Ciddiyet seviyesi mi soruyorsun?" Eğiliyor biraz. "Eğer burada yanlış bir şey söylerseniz, bir hafta bile sürmez." Robert yutkunuyor ama devam ediyor. "Temas ne zaman?" Adam "Bir hafta içinde." diyor. "Ama bu kesin değil. Daha erken de olabilir." Robert başını sallıyor. "Bizden ne istiyorlar?" Adam gülümsüyor. İlk kez. Ama sıcak değil. "Onu anlamak için ya bekleyeceksiniz ya da risk alacaksınız." Gözleri tekrar sana dönüyor. Bu sefer daha uzun. Daha dikkatli. Sanki baştan beri asıl hedef senmişsin gibi. "Peki sen." diyor, sesi bir tık daha alçalıyor. "Bu kadar rahat olmanı neye borçlusun?" Bir anlık sessizlik. "Ekip içinde rolün ne?" diye ekliyor. "Ve bana yalan söylemeden cevap ver."

V: Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oluyor. Arka plandaki kahkahalar, bardak sesleri bir anlığına daha uzakmış gibi geliyor, sanki Anthony konuşmadan önce ortamı kulağından kesip sadece sana odaklanıyor. Ardından o kaygan, gevşek tonu geri dönüyor. "Heeeyt be, bak bak bak, şu özgüvene bak, amına koyayım!" diye kıkırdıyor. "Seni öldürmem diyo... bana teklif olarak bunu sunuyo..." Bir süre daha gülüyor, ama bu gülüş alaydan çok hoşuna gitmiş gibi. "Kardeşim, sen hala aynı Vincent’sın ha. Seviyorum ben bu tarafını." Kısa bir duraksama. Bu sefer sesi biraz daha ciddileşiyor, ama o yılışıklık hala altından sızıyor. "Tamam." diyor sonunda. "Tamam kardeşim, anlaştık. O borcu zamanı gelince konuşuruz. Şimdi değil." Nefes veriyor. "Kapıyı açarım sana. Ama içeri girdiğin an herkes sana bakacak. Herkes tartacak. Orada ben de yokum, haberin olsun. Kendi başınasın." Bir an daha bekliyor, sonra ekliyor. "Konumu atıyorum. Gece git. Gündüz gidilmez oraya. Ve fazla konuşma. Orası senin sahnen değil. Henüz değil." Telefon kapanıyor.

Zaman akıyor.



Ne kadar geçtiğini tam ölçemiyorsun. Saatler mi, yoksa gecenin içinden süzülen birkaç uzun an mı, ama şehir yavaş yavaş o tanıdık yüzünü değiştiriyor. Işıklar sertleşiyor, gölgeler uzuyor, insanlar inceliyor. Motorunun altında asfalt akarken, şehir seni tanımaya başlıyor gibi, ya da sen şehrin karanlık tarafını daha net görmeye başlıyorsun. Verilen konuma yaklaştıkça sokaklar daralıyor, tabelalar kirleniyor, ışıklar kırmızıya dönüyor. Aracı kenara bırakıp yürümeye başladığında, buranın başka bir düzenle işlediğini hemen anlıyorsun. Camların arkasında yarı çıplak kadınlar, ağır makyajlarıyla seni izliyor. Bazıları gülümsüyor, bazıları bakıyor, bazıları ise sana elleriyle gel işareti yapıyor. Kırmızı ve mor neonlar yüzlerine vuruyor, tenlerini yapay bir sıcaklıkla boyuyor. Birkaç kapı aralığından ağır bir duman çıkıyor, içeride kimlerin ne kullandığını tahmin etmek zor değil. Köşelerde anlaşmalar fısıldanıyor, eller sıkılıyor, paketler değiş tokuş ediliyor.

Kimse seni durdurmuyor ama herkes seni fark ediyor. Yürüdükçe o karmaşanın içinden daha derine giriyorsun. Gürültü azalıyor, kalabalık seyrekleşiyor. Sokak daralıyor, sonra bir anda açılıyor. Ve karşında o bina beliriyor. Sokaktaki her şeyden kopuk, neredeyse başka bir dünyadan gelmiş gibi duran bir yapı. Siyah cam kaplaması, keskin hatları, yukarı doğru uzanan katlarıyla çevresindeki pisliğin ortasında steril bir bıçak gibi duruyor. Işıkları diğer yerler gibi bağırmıyor; daha sakin, daha kontrollü. Ama o sakinliğin altında güç var. Kapının önünde bir adam duruyor. Kas yığını. Omuzları kapıyı kapatacak kadar geniş. Kolları, damarlarıyla birlikte neredeyse kablolar gibi. Takım elbise giymiş ama o takım elbise adamın üstünde dar duruyor; sanki kumaş onun gücünü saklamaya yetmiyor. Sana bakıyor.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra başını hafifçe eğiyor.

"Bay Bentley." Kapıyı açıyor ve içeri giriyorsun. Bina içeriden dışarıdan daha farklı. Sessizlik ilk çarpan şey oluyor. Dışarıdaki o kirli, gürültülü dünyanın aksine burada her şey kontrollü. Zemin mermer, parlak ve kusursuz. Tavan yüksek, ışıklar yumuşak. Duvarlarda sanat eserleri var ama ucuz şeyler değil. Paranın kokusu burada farklı, bağırmıyor, kendini belli ediyor. İnsanlar var ama herkes ölçülü. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse gereksiz hareket etmiyor. Gözler seni izliyor ama kimse bunu belli edecek kadar aptal değil. Resepsiyona doğru yürüyorsun. Orada duran kadın bu yerin geri kalanıyla uyumlu. Kusursuz diyebileceğin bir yüz, düzgün çekilmiş saçlar, tenine oturan sade ama pahalı bir kıyafet. Gülümsemesi profesyonel, ama boş değil. Gözleri canlı ve seni tanıyor. "Hoş geldiniz, Bay Bentley." diyor yumuşak bir sesle. Seni baştan aşağı süzüyor. "Bekleniyordunuz." Masanın önüne geldiğinde hafifçe eğiliyor, bir dosya kapatır gibi hareket ediyor. "Yeraltı üyeleriyle görüşmeler tek tek gerçekleşecek." diye devam ediyor. "Toplu bir buluşma yok. Her biri sizi kendi şartlarında görmek isteyecek." Kısa bir duraklama. Sonra başını yana eğiyor, dudaklarında hafif bir kıvrım oluşuyor. "Başlamak için kimi tercih edersiniz?"
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52

"Hassiktir. Cidden dönüştü." Bu Hazel'ın kurbağa dönüşen Cole'a ilk tepkisiydi. İkinci tepkisi ise hayvan gibi gülmekti. Aslında Hazel şaka yapmıştı ama neyse. Cole'un kurbağa prensi çok oynayası varsa Hazel da onu o kurbağa dudişlerinden öpebilirdi. Tabi Hazel bir piremses olmadığı için Cole da bir piremse dönüşmeyecekti. Bu kadar zahmete katlandığı için dilediği şeye kavuşacaktı sadece.

Böylece karar verilmişti. Arabaya atladıkları gibi buluşma mekanının yolunu tuttular. Hazel'ın araç sürmesi yasak olduğu için direksiyona Robert geçmişti. Yoksa Hazel asla ona kaptırmazdı bu işi. Özel şoför muamelesi görmek istediği için arka koltuğa geçmiş, bir elinde telefonundan retro bir oyun olan Subway Surfers oynarken diğer eliyle de hala kurbağa olan Cole'a hakim olmaya çalışıyordu. Neyse ki fazla uzun sürmeyen bir yolculuktan sonra normielerin takıldığı bir mekan gibi görünen bir kafeye vardılar. Buluşacakları adam oradaydı. Bakımlı bir daddy gibi duruyordu. Onları gördüğü anda cins cins laflar ederek tadını kaçırmıştı ama. OCD'li miydi neydi! Selam sabah vermeden sikimsonik yorumlar yapmıştı. Bir de hadsiz gibi onlara sandalyeye oturmayı öğretmişti. Hazel inadına bacaklarını aça aça yayılarak oturdu. "Cins mi lan bu herif?" diye fısıldadı Robbie'nin kulağına çünkü kontrol edilmekten hiç hoşlanmazdı. Kimse ona ne yapacağını söyleyemezdi!

Masaya oturduktan sonra Robbie ile şifreli şifreli konuşmaya başlamışlardı. Hazel daha şimdiden sıkılmıştı. Telefonda söylediği şeylerin birebir aynısını tekrarlıyordu herif NPC gibi. "E bu yarram bize bir şey anlatmadı ki?" diye mızırdandı tekrar Robbie'ye doğru. Anlatılanları zaten telefondan da öğrenmişlerdi. Ne diye zahmete girip buraya gelmişlerdi ki? Adamın gözleri kendisine dönüp uzun uzun süzülünce saçlarını savurdu. Böyle seksi bir tanrıçaya hayran olması normaldi tabi. Sırf Hazel'ı kendi gözleriyle görmek için çağırmıştı kendilerini oraya kesin. Adamın ona ekipteki rolünü sorması üzerine biraz düşündü. Harbi... neydi ki rolü? "Orospuluk, fiziksel taciz, sözlü taciz, göte pandik falan." diye yanıtladı dürüstlükle. Sonra kaşlarını çattı. "Sen kimsin de bizi sorguluyorsun lan? Telefonda söylediklerinin aynını tekrarlamak için mi çağırdın bizi buraya pezevenk? Sikerim ha seni. Çok da zevk alırız. Birlikte."
Image
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Anthony, birkaç saniyelik sessizliğin ardından teklifimi kabul etmişti. Borcu kabul etmiş, öldürmeyeceğim konusunda tamamlanmıştı. Kapıyı açacaktı, ancak Anthony olmayacaktı, tek başımaydım. Ama orasının benim sahnem olmadığını kabul etmiyordum, bu akşam bunu herkes görecekti. Uzun bir vakit sonrası, takım elbisemi giymiş, motorun üstünde ilerlemeye başlamıştım. Her zamanki sakinliğimi korusam da, şehrin sanki evrimleşmeye başladığını hissedebiliyordum. Şehir benim için evrimleşiyordu, büyümem için, gelişmem için. Bunu görebiliyordum. Aracı kenara bıraktığımda, burada başka bir düzen olduğunu ve bu düzenin içinde nasıl var olacağımı düşünmeye başladım. Camların arkasındaki yarı çıplak kadınlar beni selamlarken, kapı aralıklarından ağır bir duman çıkıyordu. Buralarda kullanılan şeyler de çok farklı olmalıydı. Bildiğimiz dünyanın yanında, burası gerçekten bilmediğimiz bir dünyayı temsil ediyordu.

Kimse beni durdurmasa da, herkesin benim farkımda olduğunu görüyordum. Yürüdükçe gürültü azalıyor, kalabalık azalmaya başlamıştı. Sokak darlaşıp açıldığında, karşımda her şeyden kopuk, başka bir dünyadan gelmiş gibi duran bir yapı vardı. Siyah cam kaplamasıyla, keskin hatlarıyla yukarıya doğru uzanan, sanki tüm bu pisliğin içerisinden sıyrılmış ve kendisine asla dokundurtmayan bir mimari gibiydi. Kapının önünde kas yığını bir adam duruyordu. Omuzları kapıyı kapatıyordu, takım elbisesi straplez gibi üstüne yapışmıştı. Birkaç saniye geçtikten sonra, beni içeriye almıştı kapıyı açarak. İçerisi, dışarıdan daha farklıydı. Sessizdi, dışarıdaki kirli, gürültü dünyanın aksine burda her şeyin kontrolü vardı. Zemin kusursuz, tavan yüksek, ışıklar daha yumuşak. Kimse gereksiz konuşmuyor, gereksiz hareket etmiyordu. Burası sessiz bir çığlık gibiydi, nereden neyin geldiğini bilmen gerekiyordu.

Resepsiyonda duran kadın, beklendiğimi söyledikten sonra üyelerle görüşmenin tek tek gerçekleşeceğini söylüyordu. Toplu bir buluşma olmayacağını söylemesi, biraz canımı sıksa da şartlarını merak ediyordum. “Rodrigo Sanchez.” diyerek kadının sorusunu sakince cevaplamıştım. Rodrigo’nun gücü, ilk görmek isteyeceğim kişi olacaktı.
Image
User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

Synapse: Adamın yüzündeki profesyonel sakinlik, cevabınla birlikte ilk kez çatlıyor. Göz kapakları hafifçe iniyor, dudaklarının kenarı istemsizce geriliyor. Belli ki hayatında birçok tuhaf insan görmüş ama senin kadar doğrudan, hadsiz ve keyfi yerinde bir felaketle aynı masaya sık denk gelmemiş. Kurbağa halindeki Cole bile masanın üzerinde kıpırdanıp "Vrak." diye ses çıkarıyor, sanki ortamı yumuşatmak ister gibi ama daha çok durumu komikleştiriyor. Adam bir süre sana bakıyor, sonra bakışlarını Robert’a çeviriyor. "Arkadaşınızın diplomasi eğitimi eksik." diyor soğuk bir tonla. Robert hemen cevap vermeye hazırlanıyor ama adam elini kaldırıp onu susturuyor. "Buraya sizi telefonda söylediğim şeyleri tekrar etmek için çağırmadım. Telefon dinlenir. Kafe izlenir. İnsan yüzünden okunur. Ben sizi yüzünüzden okumak istedim." Sonra tekrar sana dönüyor. "Ve evet, özellikle seni görmek istedim. Çünkü içeride senin hakkında iki farklı görüş var. Bazıları seni istikrarsız bir risk görüyor. Bazıları ise... doğru tutulursa kilit açabilecek bir anahtar."

Adam sandalyesine yaslanıyor, önündeki fincana hiç dokunmadan konuşmasını sürdürüyor. "Teklif şu. Hükümet içindeki sizi kullanmak isteyen kanat, resmi olmayan bir arka kapı açmaya hazır. American Gods, kayıtlarda 'izlenen tehdit' statüsünden çıkarılmayacak ama dosya dondurulacak. Yani üzerinizde işlem yapılmayacak. Karşılığında sizden tek bir şey istenecek." Robert’ın gözleri daralıyor. Adam bunu fark edip gülümsüyor. "Federallerin içindeki kaçak bir hücreyi bulacaksınız. Ramirez yalnız çalışmıyor. Onun gibi birkaç kişi daha var. Devletin içinden La Sangre Nueva'ya bilgi taşıyorlar. Ama üstleri bu meseleyi resmi yolla temizleyemez. Çünkü resmi yola girerse, kendi kurumlarından yarısı yanar." Robert hemen sertçe konuşuyor. "Yani bizi temizlikçi gibi kullanmak istiyorsunuz." Adam başını çok hafif eğiyor. "Hayır. Sizi günah keçisi olmaktan çıkarıp bıçak yapmayı teklif ediyorum. Bıçak olmayı reddederseniz, masadaki diğer kanat sizi leke olarak görmeye devam eder. Lekeler silinir."

Sözleri bittiğinde kafedeki sesler bir anlığına daha belirginleşiyor. Kaşıkların fincana çarpması, dışarıdan geçen arabaların uğultusu, kahve makinesinin buhar sesi... Ama senin dikkatin artık masada değil. Omzunun üstünden bakmadan çevreyi süzüyorsun. Cam kenarında gazete okuyan adam sayfayı nedense hiç çevirmiyor. Kasaya yakın oturan kadın, telefon ekranına bakıyor gibi ama parmağı hiç hareket etmiyor. Dışarıda park edilmiş siyah aracın içinde iki silüet var, biri kulaklığına dokunuyor. Bu görüşme, adamın söylediği gibi yalnızca yüz yüze konuşma değil. Bir test. Belki de tuzak. Adam bunu saklamıyor bile, hatta fark etmeni istiyor gibi. Önündeki Kurbağa-Cole kısık bir ses çıkarıyor, Robert’ın eli masanın altında geriliyor. Adam ise son kez sana bakıp sesi biraz daha alçaltıyor. "Karar sizin. Buradan kalkıp giderseniz, bu konuşma hiç yaşanmadı. Kabul ederseniz, size ilk ismi veririm. Ama önce şunu bilmek istiyorum. American Gods gerçekten patronunun ailesi mi, yoksa ilk baskıda dağılacak bir sirk mi?"

V: Resepsiyondaki kadın, Rodrigo Sanchez ismini duyunca yüzündeki profesyonel gülümsemeyi bozmuyor ama gözlerinde çok küçük bir değişim görüyorsun. Sanki o isim binanın içinde başka bir ağırlığa sahip. Masanın altındaki ekrana kısa bir şey yazıyor, sonra ayağa kalkıp sana eliyle asansörleri işaret ediyor. "Bay Sanchez sizi kabul edecek. Lütfen beni takip edin." Seni geniş, aynalı bir koridordan geçiriyor. Duvarlarda yağlı boya tablolar var, kan, deniz, boğa ve aziz figürleri birbirine karışmış gibi. Tabloların hiçbiri sıradan otel dekoru gibi durmuyor. Bazıları gerçekten pahalı, bazıları ise özellikle rahatsız etsin diye seçilmiş gibi. Asansöre bindiğinizde içerideki sensör kadının yüzünü tarıyor ve kapılar sessizce kapanıyor. Yukarı çıkarken dışarıdaki kırmızı ışıklı sokak yavaş yavaş küçülüyor. Aşağıdaki pislik, duman, pazarlık ve beden ticareti geride kalıyor. Yukarı çıktıkça dünya sadece daha iyi giyinmiş hale geliyor.

Asansör açıldığında seni uzun, loş bir salona alıyorlar. Zeminde koyu renk ahşap, duvarlarda raf raf kitap, ortada ise camın içinde sergilenen eski kılıçlar, maskeler, porselen tabaklar ve nadir içki şişeleri var. Bu oda bir ofisten çok, sahibinin kendini dünyaya nasıl göstermek istediğinin cevabı gibi. Rodrigo Sanchez’i ilk gördüğünde, beklediğin klasik mafya figüründen uzak durduğunu anlıyorsun. Çok iri değil, bağıran bir karizması yok, aksine ince yapılı, kusursuz dik duran, kırlaşmış saçlarını geriye taramış, yüz hatları keskin bir adam. Üzerinde açık krem rengi keten bir takım var, gömleğinin yakası iliksiz ama dağınık değil. Elinde küçük, ince belli bir kadeh tutuyor. Yanında eski bir gramofon var, çok kısık seste klasik gitar çalıyor. Seni görür görmez ayağa kalkmıyor. Önce kadehini masaya bırakıyor, sonra elindeki mendille parmak uçlarını siliyor. Bu hareket gereksiz derecede yavaş. Bilerek yapıyor. "Vincent Bentley." diyor, ismini tadına bakar gibi söylüyor. "Senin hakkında çok gürültü duydum. Gürültü genelde ucuz adamların yöntemidir. Ama bazen... bazen fırtına da önce gürültü yapar." Sana oturman için karşısındaki koltuğu işaret ediyor. Koltuk derin, pahalı ve rahatsız edici ölçüde rahat. Oturursan içine gömülecekmişsin gibi. Oturmazsan da bunu not edeceği belli. "İçki ister misin diye sormayacağım. İnsan bir toplantıya geldiğinde ne içeceğini kendi seçebilmelidir. Orada tekila var, orada mezcal, orada da eski Fransız konyağı. Su istersen, o da var. En çok su isteyenlerden korkarım. Genelde en sabırlıları onlar olur."

Rodrigo sonunda ayağa kalkıyor ve cam vitrindeki maskelerden birinin önünde duruyor. Maskenin yüzü yarı aziz, yarı canavar gibi işlenmiş. "Anthony seni seviyor. Bu kötü bir referans sayılmaz ama iyi bir referans da değildir. Anthony herkesi sever, yeter ki o insan bir gün işine yarasın." Hafifçe gülümsüyor, sonra sana dönüyor. Gözleri bu kez daha doğrudan. "Buraya gelişin aceleye benziyor ama yürüyüşün aceleci değil. Bu ilginç. Genç liderler genelde kapıya tekmeyle gelir. Sen kapıdan girdin. Bu da bana ya gerçekten akıllı olduğunu ya da çok tehlikeli bir sabrın olduğunu söylüyor." Masasına dönüp oturuyor, parmaklarını birbirine geçiriyor. Aranızdaki sessizlik uzuyor ama bu boş bir sessizlik değil; seni tartıyor, nefes alışını, gözlerinin nereye kaydığını, odadaki nesnelere ne kadar baktığını ölçüyor. "Büyüklerle görüşmek istiyorsun. Bu masa kolay kurulmaz. Kurulursa da kimse boş yere oturmaz. Bu yüzden önce benim bilmem gerek." Biraz öne eğiliyor. Sesi alçalıyor ama odadaki bütün müzikten daha net hale geliyor. "Derdin ne, Vincent Bentley? Kime savaş açtın, kimden korunmak istiyorsun ve bizden tam olarak ne istiyorsun?"
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52



Şerefsiz herif, keyfi kaçmış gibi bakışlarını kaçırmış sonra da cevap vermemişti. Yüzsüz! Hala kurbağa görünümünde olan Cole masanın üzerinde vraklayıp duruyordu. Adam, Robert'a dönerek "diplomasi eğitiminin" eksik olduğunu söylemişti. Bir, tek eksik olan şey o değildi. İki, onun hakkında bir şey söylerken ne diye başkasına bakıyordu? "Senin de iletişim eğitimin eksik! Ne dediği anlaşılmıyor bile, robot sanki adam!" Bacak bacak üzerine atıp saçlarını geriye savurdu ve belini arkaya yasladı. Bu onun "ben artık sizi o kadar da takmıyorum" moduydu. Adam kendine dönüp de "içeridekilerin" onun hakkında bir şeyler zırvaladıklarını söylemişti. "Ne yani aşırı seksi ve ateşli bir hatun olduğum ya da çılgın bir seks bombası olduğum görüşleri yok mu?" Dudaklarını memnuniyetsizce büzüştürdü. "İstikrarsız ne ya? Pipim yok ki benim istikrarı olsun..." diye mırıldandı sonra da kendi kendine. Canı sıkılmıştı bu duruma belli ki.

Adam nihayet sadede gelerek hükümetin pis işlerini onlara yaptırmak istediğini söylemişti. Derin devlet falan filan. İçeride bir örgütlenme vardı ve onu çökertmek istiyorlardı. Bunun için de bunu gönüllü yapacak, çıkar ilişkisine ihtiyacı olan bir ekip lazımdı. Muhtemelen iş fazla tehlikeliydi ve American Gods'a bunu paslamak çok kolay olurdu onlar için. Dosyaları durdurulacak, hükümetle olan işleri askıya alınacaktı. Reddederlerse ise hükümet peşlerinden gelmeye devam edecekti. Hazel'ın canı sıkılmıştı. Tüm bu büyük adamların döndürdüğü büyük oyunlar meselesi kafasını karıştırırdı ve o düşünmekten nefret ederdi. Zaten sürekli beyin sikiyordu. Başını kaldırıp kafeyi izlemeye başladı. Orada da büyük bir oyun döndüğünü fark etti. Telefonuna bakıyor gibi yapan kadın, gazeteyi okuyor gibi yapan adam... Gazete mi kaldı aq? Dışarıda da adamlar vardı. Robot adam masadan kalkıp gidecek olurlarsa konuşma yaşanmamış farz edileceğini ancak kabul ederlerse ilk ismi açıklayacağını söylüyordu o esnada. "Sikecek misiniz bizi?" diye sordu Hazel ortaya şak diye. Etrafa göz atmayı sürdürdü. "Sikiş mi dönecek burada?"

Hazel can sıkkınlığı ile homurdandı. "Patrona sormadan kabul edemeyiz ki amaaaaa~ Kullanılmaktan nefret ederim ayrıca ben! Patron kızar ki! James de çok kızar. Götümü şaplaklar mı acaba? Kötü bir kız olup yaramazlık yaptığımı söyler mi?" Saç uçları ile kıvır kıvır oynadı cilve yapar gibi. Sanki bunun hayali onu heyecanlandırmış gibiydi. Adamın sorusuna bir an için sinirlendi. "Tabi ki de ailesi ulan! Patronun taşaklarını yalarım! Götünün kılı olurum!" Masada öne eğilip adama yaklaştı. "Yakışıklı var mı peki isimlerin içerisinde? Kalbimi hoplatacak, nefesimi kesecek, donumu ıslatacak kadar yakışıklı?"
Image
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Resepsiyondaki kadının profesyonel duruşu bozulmasa da, gözlerinin içindeki o küçük değişimi görüyordum. Bu Rodrigo, gerçekten korkulan bir adamdı. Sanchez’in beni kabul edeceğini söyledikten sonra onu takip etmemi istemişti, bende sessiz bir şekilde peşinden yürümeye başlamıştım. Geniş, aynalı bir koridordan geçtiğimizde, gerçekten pahalı tabloların duvara asılmış olması ilgimi çekiyordu. Hiçbir zaman neden tablolara bu kadar para verdiklerini anlamamıştım, vergi kaçırmak haricinde. Bir zevk türü olarak yargılamıyordum ancak anlamak konusunda büyük güçlük çekiyordum. Asansörle yukarı çıktığımızda, beni loş bir salona doğru almışlardı. Burada camın içinde sergilenen eski kılıçlar, maskeler ve porselen tabaklar vardı, birde en çok ilgimi çeken nadir içki şişeleri. Bir bar işlettiğimden olsa, en ilgimi çeken bunlar oluyordu. Bu odanın tasarımı bile, Rodrigo ile ne konuşacağımı iyi düşünmem gerektiğini fısıldıyordu bana. Vücut olarak korkutucu olmayabilir, görünüş olarak olmayabilir, ancak bu adam korkutucu birisi.

Benim hakkımda çok gürültü duyduğunu, gürültünün genelde ucuz adamların yöntemi olduğunu söylüyordu, bazense fırtınanın önce gürültü yaptığını söylüyordu. İçki ister misin diye sormayacağını, toplantıya geldiğinde ne içeceğimi kendim seçebileceğimi ima ediyordu. Su isteyenlerin çok sabırlı olduğundan, en çok onlardan korktuğunu belirtiyordu. Karşısına gelen adamın içeceği şeyden bile analiz yapacak kadar temkinli. Konu Anthony’e gelince sakin bir şekilde gülümsedim. Ancak sözünü kesmeden, sözlerini bitirmesini bekledim. Birkaç analizinden sonra, ayağa kalktım sakince. Madem içki içmek için serbesttim, ikimiz için de bir içki hazırlamalıydım. İçkilerin olduğu yere geldikten sonra, gözlerimi yavaş yavaş tüm içkilerin üzerinde gezdirmeye başladım.

“Ben birinden korunmak istemiyorum. Ancak hayatımı kaybedersem, gözümün arkada kalacağı bir ailem var.”

Dedikten sonra elime bir iskoç viskisini aldım. “Viski karakterli bir içkidir. Su katılmaz, buz atılmaz, limon sıkılmaz, soda veya kola konulmaz. Ona hakarettir. O yalnız başınadır, ancak bu acınası bir durum değildir. Olması gerekendir, onu tamamlayandır.” Dedikten sonra iki bardağa da viskiyi doldurmaya başladım. Duble viski koyduktan sonra, konyak ve Benedictine çıkardım. “Ancak bazı zamanlar gelir ki…” Benedictine’i yavaşça bardaklara doldurduktan sonra, konyağın kapağını açtım. “Bu karakterli içki, kendisi gibi farklı karakterlere sahip diğer içkilerle birleştiğinde güçlü bir kokteyl ortaya çıkartır ve kendi karakterinden bir şey kaybetmez. Aksine, diğer karakterlerle birleştikçe daha yoğun, daha kuvvetli ve daha zevkli bir tadı olur. Bu onun kaybı değildir…” En son bitter likörü de dolduktan sonra, çıkardığım her şişeyi nazikçe yerine koymadan önce cümlemi tamamladım. “Yükselişidir.”

Bardaklardan birisini Rodrigo’nun önüne koyduktan sonra, diğerinden bir yudum aldım. Bu tarz ortamlarda karşındakinden önce içmek önemlidir, herhangi zehirleme vakası düşüncesini karşı taraftan alırsın. Yudum aldıktan sonra, yaptığım muhteşem kokteyli mideme indirip konuşmaya devam ettim. “Hiç istemediğim bir şekilde Amerikan Hükümetiyle bir savaşa girdim. Benim ve ailemin boyun eğmemi, onlar için çalışmamı istediler. Bunu reddettim. Bir kurtu prangaya vuramazsın değil mi? Kendi boğazını parçalar.” Bir yudum daha aldıktan sonra, Rodrigo’nun gözlerinin içine bakarken bakışlarım sertleşti. “Boğazımı parçalamaya hazırım ancak arkamda duran ailemin ne hale geleceğini bilmiyorum. Eğer boğazımı parçalamam gerekecekse, ailemin güvende olduğundan emin olmam gerek. Hükümete karşı onları koruyacak birisine veya birilerine ihtiyacım var.” dedikten sonra ayaklandım. Buranın manzarasının nasıl göründüğünü merak ediyordum, bu yüzden cama doğru ilerleyip dışarıya bakmaya başladım.

“Manzaran güzelmiş, sevdim.” Arkamı dönüp, tekrardan Rodrigo’nun gözlerinin içine bakmaya başladım. “Hükümetle bizi rahat bırakana kadar çarpışacağım. İlk önceliğim, bu işi çarpışmadan halletmek, buraya gelme sebeplerimin başını çekiyor. Eğer çarpışmadan ailemi kurtarabileceğim bir yol varsa, hazırım. Ancak çarpışacaksam, ailemin korunması gerekiyor. Bu da ikinci sebebim. Eğer buradan kimse bana yardım etmezse…” Çok samimi bir şekilde gülümsedim. Yalan söylemeyecektim ve kendimi ezdirmeyecektim.



“Önce hükümeti sonra sizi yok edeceğim.”
Image
User avatar
GM - Veil
Admin
Admin
Posts: 91
Joined: 30 Oct 2023, 23:23

Synapse: Adamın yüzündeki sabır, sen konuşmaya devam ettikçe biraz daha inceliyor. Bir noktada fincanına uzanıyor ama içmiyor, sadece parmak uçlarıyla porselenin kenarını çeviriyor. "Hayır." diyor sonunda, sesi kontrollü ama artık rahatsızlığı saklamaya çalışmıyor. "Burada kimse kimseyle yatmayacak. Burada kimse seni aşağılamaya, seni satın almaya ya da sana tasma takmaya çalışmıyor. Seni kullanmak kelimesini sevmediğini fark ettim, o yüzden daha doğru bir kelime seçeyim, sizi masada tutmak istiyoruz. Çünkü masanın dışında kalırsanız, bir gün bir dosyanın altında ezilirsiniz." Gözleri kısa bir anlığına Robert’a, sonra masadaki kurbağa-Cole’a kayıyor. "Ve evet, patronunuza sormadan böyle bir kararı kabul edemeyeceğinizi tahmin ediyorum. Zaten asıl test de buydu. Buraya gizlice gelmeniz, onun çizdiği sınırı ne kadar esnettiğinizi gösteriyor. Bu iyi mi kötü mü, ona siz karar verirsiniz." Sonra tekrar sana dönüyor. Bu kez yüzünde küçücük, soğuk bir gülümseme beliriyor. "İlk isim yakışıklı mı, bilmiyorum. Ama nefesini keseceği kesin. Çünkü Ramirez’in üstündeki hücreye bağlanan ilk adam o. Adı Elias Ward. Federal temizleme biriminde görünüyor, ama aslında La Sangre Nueva’ya içeriden kapı açanlardan biri. Onu bulursanız, zincirin ilk halkasını elinize alırsınız. Bulamazsanız, zincir boynunuza geçer."

Adam artık beklemek istemediğini açıkça belli ediyor. Sandalyeden hafifçe geriye yaslanıyor, eliyle masanın üstüne iki kez vuruyor. "Bu teklif bir saat daha masada kalmayacak. Ya şimdi kabul eder, ilk ismi ve temas noktasını alırsınız, sonra patronunuza nasıl anlatacağınızı düşünürsünüz. Ya da kalkar gidersiniz, ben de sizi korunması gereken olası varlıklar listesinden çıkarıp istikrarsız tehditler tarafına düşürürüm. Beni yanlış anlama, bu kişisel değil. Benim işim risk ölçmek." Tam o sırada masanın üzerinde duran kurbağa-Cole’un vücudu birden titremeye başlıyor. Derisi dalgalanıyor, formu büyüyor, masa titriyor, fincanlardan biri devriliyor. Birkaç saniye içinde Cole tekrar insan formuna dönüyor ve yarı masanın üstünde, yarı sandalyeye düşmüş halde toparlanmaya çalışıyor. Kafedeki müşteri gibi duran adamlardan üçü aynı anda ayağa kalkıyor. Cam kenarındaki gazete okuyan adam gazetesini bırakıyor, kasaya yakın duran kadın elini ceketinin içine götürüyor, dışarıdaki siyah aracın kapısı aralanıyor. Masadaki adam tek bir el hareketiyle hepsini durduruyor. Adamlar olduğu yerde kalıyor, ama artık rol yapmıyorlar. Burasının güvenli bir kafe değil, kurulmuş bir sahne olduğu tamamen ortaya çıkıyor.

Cole üstünü başını düzeltip sinirli bir gülümsemeyle adamın karşısına dikiliyor. "Bak bakayım bürokrasi bey." diyor, sesi alışıldık komik tonunda başlıyor ama sonuna doğru sertleşiyor. "Siz burada dosya, liste, alarm rengi falan konuşuyorsunuz ya, bizim patron bu saydığınız şeyleri duvara tablo diye asar. Siz bizi tehdit sanıyorsunuz, hata orada. Biz tehdit değiliz, biz tehditlerin başına gelen şeyiz." Robert hemen onu susturacak gibi kıpırdıyor ama Cole devam ediyor. "V bu masaya oturduğunda sizin gibi cümle seçmez. Ya kabul eder ya kırar. O yüzden bizimle konuşurken biraz daha dikkatli olsanız iyi olur." Masadaki adamın yüzündeki sakinlik ilk kez net biçimde kırılıyor. Çenesi geriliyor, gözleri Cole’a çakılıyor. "Patronuna fazla güveniyorsun." diyor alçak bir sesle. Cole omuz silkerek cevap veriyor. "Evet. Çünkü adam az önce Meksika destekli bir gücü savaş alanında biçti. Sen ise kahveni bile içemedin." Adam ise "E döktün az önce, ondan içemiyorum kahvemi." diye cevap veriyor. Bu cümleden sonra Robert’ın eli masanın altında geriliyor. Sana dönüyor, yüzünde açıkça "abla bir şey yap" diyen o panik ve disiplin karışımı ifade var. Masadaki adam da artık sabrının sonuna gelmiş gibi seni izliyor. Kafedeki bütün bakışlar üzerinizde, kabul edip ismi ve temas noktasını almak, kalkıp gitmek ya da masanın kontrolünü zorla ele geçirmek arasında incecik bir çizgide duruyorsun.

V: Rodrigo, kokteyli eline aldığında önce içmiyor. Bardağın rengini ışığa karşı inceliyor, sonra küçük bir yudum alıyor. Yüzünde çok küçük, kontrollü bir memnuniyet beliriyor. "Viski konusunda haklısın." diyor sakinlikle. "Bazı şeylerin karakteri bozulmaz, yalnızca doğru eşlikçilerle derinleşir. Bu ayrımı yapabilen insan azdır. Senin kültürlü bir adam olduğunu görebiliyorum, Vincent. Kendi alanında yalnızca kaba kuvvetle ilerlememişsin. Bazı şeyleri öğrenmişsin, sindirmişsin, sonra kendine göre yeniden kurmuşsun." Bardağı masaya bırakıyor, parmaklarını kadehin dibinde birleştiriyor. "Aile meselesine de saygı duyarım. Bir adamın arkasında korumak istediği insanlar yoksa, o adam yalnızca yürüyen bir silahtır. Ama arkasında insanlar varsa... işte o zaman tehlikeli olur. Çünkü artık ölmekten korkmaz, yalnızca geç kalmaktan korkar." Seni dinlemeye devam ederken yüzünde o nazik, neredeyse aristokrat sakinlik var. Hükümetten, prangadan, boğazını parçalamaktan söz ettiğinde bakışları bir anlığına keskinleşiyor ama araya girmiyor. Sen pencereye yürüyüp manzaraya baktığında da kımıldamıyor. Sözlerinin sonuna geldiğinde, özellikle de önce hükümeti sonra onları yok edeceğini söylediğinde Rodrigo derin bir iç çekiyor. Gerçekten üzülmüş gibi başını hafifçe eğiyor. "Ah..." diyor, sesi yumuşak, neredeyse kırılmış bir baba gibi. "Buna çok üzüldüm. Gerçekten. Kalbim acıdı diyebilirim. Çünkü birkaç dakika boyunca karşımda potansiyel bir dost gördüğümü düşünmüştüm. Masama gelen çoğu insan ya yalvarır ya böbürlenir. Sen ikisini de yapmadın. Bu yüzden ilgimi çektin. Ama sonra..." Bardağını tekrar eline alıyor, gözlerini sana kaldırıyor. "Sonra daha dost olmadan beni kaybetmeyi seçtin."

O cümlenin ardından odanın sessizliği değişiyor. Daha doğrusu, önceden var olan başka bir sessizlik kendini gösteriyor. Duvarların içine saklanmış kapaklar neredeyse ses çıkarmadan açılıyor. Kitaplığın arasından iki adam çıkıyor. Kılıçların sergilendiği cam vitrinin arkasındaki panel kayıyor, oradan üç kişi daha beliriyor. Tavandaki loş ışıkların hemen altında, gölgede bekleyen iki siluet daha kendini belli ediyor. Hepsinin silahı var. Bazılarının elinde susturuculu tabanca, bazılarında kısa namlulu otomatik silahlar. Silahlar doğrudan sana doğrultulmuyor ilk anda, bu daha kötü. Bu adamlar paniklemiş muhafızlar değil. Ne zaman nişan alacaklarını bilen profesyoneller. Rodrigo ise yerinden kalkmıyor. "Seni burada öldürmek istemem." diyor aynı nazik tonla. "Bunu kaba bulurum. Misafirimi kendi odamda öldürmek, kötü ev sahipliğidir. Ama seni öldüremeyeceğimi düşünmek de senin adına çok çocukça olur."

Bardağından bir yudum daha alıyor ve bu kez sesi biraz daha soğuyor. "Ailenden bahsettin. Barındaki o elektrikli çocuk... John. Ellerini fazla zorluyor, değil mi? Sinir uçlarında kalıcı hasar bırakabilecek bir güç kullanıyor ve bunu henüz bilmiyor. Robert... Chicago doğumlu, yıllarca yanlış insanların elinde büyümüş, sadakati açlık gibi taşıyan çocuk. Hazel, yani Synapse... kırık bir ahlakın içinde zekasını oyuncak gibi kullanan, ama dokunulduğunda beklenenden çok daha derin tepki verebilen kadın. James... kendini alayla koruyan doktor. Elizabeth... polis sisteminin eski kapılarını hala bilen biri. Gabrielle... seni şu an hayatta tutan en kıymetli hukuk kalkanın." Rodrigo her ismi söylerken odadaki hava biraz daha daralıyor. Bunları yüzeysel bilmiyor. Detaylarıyla biliyor. "Ve sen bana onları korumamı istemeye geldin. Sonra da beni tehdit ettin. Görüyor musun, bu çelişki çok çirkin."

Sonra ilk kez ayağa kalkıyor. Hareketi yavaş ama odadaki bütün silahlı adamlar aynı anda daha dikkatli hale geliyor. Rodrigo pencerenin yanına geliyor, senin birkaç adım uzağında duruyor. "Sana yardım edebilirim. Hükümetin hangi kanadı seni kullanmak istiyor, hangisi silmek istiyor, bunu öğrenebilirim. Büyüklerle görüşmeni sağlayabilirim. Ailene dokunulmasını zorlaştırabilirim. Ama karşılığında saygı isterim. Tehdit değil. Pazarlık isterim. Meydan okuma değil." Gözlerini doğrudan seninkilere dikiyor. "Bir daha bu odada beni, büyükleri ya da bu masanın temsil ettiği düzeni yok etmekten söz edersen, aileni hedef almam. Daha kötüsünü yaparım. Onları senden uzaklaştıracak şartları yaratırım. Para, korku, mahkeme, suç, ihanet... İnsanlar kurşunla değil, bazen seçeneklerle parçalanır."

Rodrigo geri çekiliyor, masasına dönüyor, bardağını son kez kaldırıyor. "Şimdi sana son bir nezaket sunuyorum. Tehdidini yok sayacağım. Çünkü belki de yorgunsun. Belki de fazla kan gördün. Belki de hala sokakta olduğun kadar yukarıda da aynı dille konuşabileceğini sanıyorsun." Kadehi hafifçe havaya kaldırıyor. "Ama bu dünya farklı işler." Kısa bir sessizlik oluyor. Sonra dudaklarında ince, neredeyse acıyan bir gülümseme beliriyor. "O yüzden tekrar soracağım. Büyüklerden ne istiyorsun... Sterling?"
User avatar
V
American Gods
American Gods
Posts: 69
Joined: 24 May 2024, 23:53

Rodrigo’nun konuşması bittiğinde, onun yüzünde beliren acınası gülümseme, aynı şekilde bende de belirmişti. Kahkaha atmamak için çok zor durmuş, bunun yerine ona acımaya başlamıştım. Bir şeyden anlamadığı kesindi, güçlü olmak yetersizdi. Karakter analizi yapabildiğini görebiliyordum, ancak boş çene çalan birisinden farksızdı. Az önce ettiği tüm laflar, birer salatadan ibaretti gözümde. Daha fazlasını dinlemek istemiyordum, Rodrigo benim testimden geçememişti. Burada sadece ben test edilmiyordum. “Kahkaha atmak isterdim, ancak malum, bazı sebeplerden dolayı atamıyorum.” dedikten sonra bardağımdan bir yudum daha aldım. Yüzümdeki gülümseme, bardağımı hafifçe sallarken yavaş yavaş silinmeye başladı. Derin bir nefes alıp kaşlarımı kaldırdım, ciğerlerimi biraz doldurduktan sonra gözlerimi Rodrigo’nun gözlerinin içine diktim.

“Kibir. İnsanı yok eder derler.” İşaret parmağımı bardağın ağız kısmına, ritmik bir şekilde vuruyordum. “Senle ben çok farklıyız Rodrigo. Birisi karşıma dikilip, ailesi için beni yok edebileceğini ortaya atsaydı, bunu bir tehdit olarak algılamazdım. O adamın sadakatini almak isterdim.” Yüzüm tekrardan nötr bir hal alırken acıyan gözlerle tekrardan başlamaya başladım ona doğru. Bardağımdan bir yudum daha alıp mideme indirdim. “Bahsettiğin kişileri tanıdığını mı sanıyorsun? John, Hazel, James, Elizabeth, Gabrielle. Benim bu insanları neden aileme aldığımı biliyor musun?” Yüzümde masum bir gülümseme oluştu. “Aileme karşı bir tehdit olursam John’un beni öldürmek için elinden geleni yapacağını biliyorum. Belki ölecek karşımda, ancak beni öldürmek için her şeyi deneyecektir. Biliyorum, çünkü tanıyorum onu.” Gülümsemem devam ederken, kısa bir es verdim konuşmama devam etmek için, sonrasında boştaki elimin işaret parmağını şakağıma dayadım. “Hazel. Benden çok daha zeki, çok daha güçlü. Aileme bir tehdit olursam, beynimi tamamen buhara çevireceğinin bilincindeyim. Hatta, daha iyisini söylememe izin ver, buhara çevirmez.” Parmağımla şakağıma birkaç kez vurdum. “Beni bir kuklaya çevirir. Eminim bunu yapmayı zaten arzuluyordur.” Parmağımı indirdikten sonra, bardağımdan bir yudum daha aldım. “Peki bunlar birer tehdit mi? Hayır. Bunlar sadakatin vücut bulmuş halidir.”

Bardağımda kalan son yudumu da mideme yolladıktan sonra yüzüm tekrardan nötr bir hal aldı. “İsteseydim, yıllar önce sizi koltuğunuzdan ederdim. Hala ederim, hiçbiriniz benim gücümün sınırlarını bilmiyorsunuz, keza ben bile bilmiyorum. Yıllar önce, bu şehrin en güçlü çetesi olduğum zamanlarda, hepinizi silebilirdim. Ancak ailemle huzurlu bir hayatı tercih ettim. Şimdi de böyle, gözüm sizlerin koltuğunda olmadığı için o koltuklarda rahatça kıçınızı yayabiliyorsunuz.” Dedikten sonra bütün kibrimle gülümsedim. “Ben size yıllardır nezaket sunuyorum, o koltuklarda oturtarak.” Kibirli gülümseyişimin yerini, tekrardan derin bir nefes aldı. Yerimden doğruldum, sandalyemden kalktım. Etraftaki silahlı adamlar umurumda bile değildi, sakinliğimi koruyarak Rodrigo’nun gözlerinin içine baktım. “Aileme karşı olan tehditlerini, son bir nezaket sunarak yok sayıyorum. Belki de oturduğun koltuktan, bulunduğum konumdan yaşandı. Yukarıda konuştuğun dili, sokakta konuşmayı deneseydin, taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmazdı.” Dedikten sonra arkamı dönüp yürümeye başladım. Buradan çıkmanın vakti gelmişti. Şimdi sıra, Japonya’dan buraya gelmiş olan Akira Kurosawa’yı görmenin vaktiydi.

“Görüşmek üzere, Rodrigo.”
Image
User avatar
Synapse
American Gods
American Gods
Posts: 66
Joined: 25 May 2024, 01:52

"Ne diyon sen amınake?" Lavuk, kim olduğuna bakmadan yavşak yavşak konuşmaya başlamıştı yine. Yok test ediyormuşmuş da, onları masada tutmaya çalışıyormuşmuş da, tutmazsa zincir bir taraflarına girermişmiş de... Hazel tam bir melek, kanatsız bir ulvi varlık olduğu için (ve uğraşmak istemediği için) şu ana dek iyilikle yaklaşmış, güzellikle anlatmaya çalışmıştı her şeyi. Bu adam pek onu arzulamıyordu herhalde. Ultimatom çekmişti bir de onlara, patrona danışacak vakit bırakmıyordu aklınca. Aceleye getirmeye çalışıyordu işini. Hazel tam yumruğunu kaldırmıştı ki masadaki kurbağa Cole cisim değiştirerek yeniden insan oldu. Öyle bir konuştu ki Hazel resmen şevke geldi, bir tarafları şelale gibi ıslandı, alev aldı. Cole konuştukça coştu, konuştukça gaza geldi. Herif ekibe daha yeni dahil olmasına rağmen prensiplerini hemen kapmıştı. Korkak korkak onları izleyen Robbie'yi suçlamıyordu, o daha çocuktu. O da öğrenecekti. American Gods pısırıkların olduğu bir çete değildi.

Hazel oturduğu yerden kalkarak adamın sandalyesini geriye itti. Sonra üzerine çıkıp, adamın yüzünü tek eliyle kavrayarak kucağına oturdu. "Sana kimse Synapse'in gıcığına gitmenin tehlikelisinden bahsetmedi mi?" Soğuk bir kahkaha attı. Adamın çenesini öyle bir sıkacak ve yüzüne öyle bir yaklaşacaktı ki bakışlarını başka bir yere çevirmesini olanaksız kılacaktı. "Tanrıları tehdit etmek için devasa bir pipin olmalı, var mı? Bakalım mı?" Kalçalarıyla adamın kasıklarına baskı yaparak hareketini kısıtladı. "Patrona laf uzatan o dilini koparmam kaç saniyemi alır sence?" Başını yana eğdi. Dudaklarını şehvetle yaladı. Çenesini sıkan eliyle ağzını açtırıp boştaki diğer elini herifin ağzına sokarak parmaklarıyla dilini yakaladı. "Hükümet onların hatırı için başlarına bela olan birilerini yok etmemizi istiyorsa bunu güzellikle söyleyecek." Yüzünde korkunç ve soğuk bir gülümseme belirdi. "Yalvaracak." Sesi, içinde bulunduğu durumdan çok zevk alıyor gibi titrekti. "Hadi, yalvar bakalım." Onun sesini bebeksi bir şekilde taklit etti. "Lüytfen American Godş, biji kötü mekşikalılaydan kuytarın~" Dilini dışarı doğru çekti. "Hadi. Yalvar. Belki biraz da ağlarsan teklifini değerlendiririm." Kalçasını hafifçe hareketlendirerek adamın kasığına sürttü. "Ne o, minik pipin kalktı mı heyecandan? Annecik seni cezalandırsın mı?" Bakışlarını onunkilerden ayırmadı. Biohack yapmaya hazırdı. "Nasıl bir ceza olsa aaa-caaa-baaaa~~" Adamın en ufak karşı çıkışında beynine girecekti. Sırf eğlencesi için ona yapacağı kötü şeylerin haddi hesabı yoktu. Zihnindeki bilgilerle ilgilenmiyordu bile. Belki onu köpek gibi yalvartır, belki götünü açtırır, belki çocukluk travmalarını yüzeye çıkarırdı. Keyfi ne isterse artık.
Image
Post Reply